Uyarı
  • JUser: :_load: Unable to load user with ID: 982

ÖLÜMÜ ANLAMAK-BÖLÜM 3

Ölümü anlamak diye başlamış ve devam etmiştik önceki iki yazımıza… 

Ölümü anlamanın ve anlamlandırmanın en doğru ve sağlıklı yolu, onu sahibinden öğrenmektir. Hayat gibi ölümün sahibi de Allah’tır:

“O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır. O mutlak üstün ve yüce olandır, eşsiz ve benzersiz bağışlayandır.” (Mülk:67/2)

Hayat gibi ölüm de Allah’ın otoritesi içindedir. Ölmüş olan otoritesi dışında kalamaz. Varlık sahnesine çıkmayan da O’nun mülkü dışında kalamaz. Yokluğun sahibi de Allah’tır. Yokluğu yaratan yine O’dur.

Ayete dikkatlice bakılırsa “ölüm” kelimesinin “hayat” kelimesinden önce zikredildiği görülecektir. Bu bize hayatın ölümle ayakta kalabileceğini ima eder. Modern batı aklı ölümü hep “yokluk, yok oluş” olarak algılamıştır. Modern akıl bu sonuca, insanın ruh tarafını (görünmeyen tarafını) inkar ederek sadece “bedenine” yani görünen tarafına bakarak varmıştır.

 Peki hakikaten ölüm yoklukmudur?

Hayat kitabımız Kur’an’da ölümle ilgili öne çıkan iki kavram görürüz. “Mevt” ve “teveffi” kavramları. Ayetler dikkatlice incelendiğinde, Rabbimizin “mevt” kelimesini cesedin ölümü için, “teveffi” kelimesini de “ruh” un bedeni terk ederek sahibine (Allah’a) vefa gösterip geri dönmesi hadisesi için kullandığı görülecektir. Yani beden “mevt” olup toprağa dönüşür. Yani aslına rücu eder. “Ruh” ise teveffî eder. Eğer “ruh” teveffi etmeseydi Batı aklı bu konuda haklı çıkar ve işte ölüm o zaman “yokluk” olurdu. İnsanoğlu ikinci bir hayata, bedenin “mevt” olmasıyla değil, Ruhunun “teveffi” etmesiyle, vefa gösterip sahibine geri dönmesiyle sahip olabilir. Yani “teveffi” insanın ikinci bir hayat garantisinin ilk adımı, kapı eşiğidir.

Ayetin bize söylemek istediği bir başka şey de şudur:

Ayette ölüm, hayattan önce gelmiş. Yani “ey insan! Hayatı anlamak, anlamlandırmak istiyor ve Allah’ın “bak!” dediği yerden bakarak hayatı doğru ve güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalı ve anlamlandırmalısınız!”

Hayatı doğru ve güzel yaşamanın yolu ölümü anlamaktan geçiyor.

Eğer insan ölümü bir bitiş ve yok oluş olarak anlarsa, hayatı da "nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır" anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşar. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsa, o zaman hayatı; "en ince ayrıntısına kadar hesabının verileceği bir olay"  olarak kabul eder ve o şekilde yaşar. Her davranış öncesi, ikinci hayatta vereceği ince hesabı yapar ve bu bilinçle yaşayıp hayatı ve davranışları ölçülü olur. Yani yüreğinde bir sınır oluşur. Artık her anında yüreğinin sınırlarında nöbet tutan bir askere dönüşür. Yerini terk etmez, uykuya yatmaz, işi savsaklamaz… Yok, böyle olmazsa insanı ne ve kim tutar Allah aşkına? Yüreğinde sınırı olmayan bir insanın her şeyi ölçüsüzleşir. Duyguları, davranışları, hükümleri, düşünceleri, kararları vs. Bu yüzdendir ki insan işte o zaman vurur, kırar, yakar, yıkar, döker, saçar, öldürür, parçalar… Hesabı verilecek bir hayatı yaşayan insanların yüreklerinde sınırlar vardır. İşte bu sınırlar ona “İnsan olma” vasfı kazandırır. İnsanın “insan olma” vasfının yolu “ölümü anlamak ve anlamlandırmak” tan geçer açıkçası.

İnsanın hayatı ve ölümü –haşa- saçma bir tesadüf değil, Allah’ın imtihanının iki tezahürüdür. Ahirete inanmayanlar hiçlik (nihilizm) boşluğuna yuvarlanırlar. Bu ise insanı bitirir. “Bunu niçin yaptın?” sorusuna “hiç canım öyle istedi” diyenler bu tiplerdir. Onların dünyasında ölümün ve hayatın bir anlamı yoktur. İşte onların ölüm ve hayata bakışını Rabbimiz yine onların kendi ağızlarından verir:

“Bir de kalkıp dediler ki: "Hayat sadece dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz, zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; ve bizi sadece zaman yok eder. Ama onlar bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiller, onlar sadece (önyargıya dayalı bir) zanna sahiptirler.”(Casiye:45/24)

Batı aklı ölümü tarif bile edemedi. Ölüm karşısında nutku tutuldu. Çaresini bulamadığı ve yok oluş olarak algıladığı ölümü konuşmak istemedi, onu hatırlatan şeyleri dahi hep gözünden ırak tutmak istedi. Mesela Yeryüzünün en düzgün ve bakımlı mezarlıkları Fransızlarındır. Yemyeşil ve bol çiçeklidir. Duvarları olabildiğince yüksek yapılmış ve genellikle de şehir dışına taşınmıştır. Bu ölümü “unutma, akla getirmeme” çabasından başka bir şey değildir.

Yine batıda yüzü mezarlığa bakan evlerin kiraları diğerlerine göre çok düşüktür. Çünkü batı çare bulamadığı ve baş edemediği ölümü unutma yolunu tercih etmiştir.

Bizim medeniyetimiz Batının aksine ölüm ve ötesine kendisini o kadar yakın gördü ki, ölülerle hep iç içe yaşadı. Çünkü biz ölülerimizle savaş halinde değil, hep barış halinde yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşadık. Bu sayede kendi ölümümüzle yüzleştik. Bu gün biz Batı aklına yaklaştıkça mezarlıklarımızı şehrin merkezinden uzaklaştırdık.

Önceleri mezarlık için, şehirlerin uzak ve ulaşılamaz köşeleri değil, merkezleri, herkesin rahatlıkla hemen ulaşabileceği yerler ve alanlar seçilirdi. İnsanların ölümle savaş halinde olduğu değil barış halinde olduğu İslam medeniyetinde, insanlar ölüleriyle yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşarlardı. Aslında bu, kendi ölümleriyle yüzleşmek içindi. Hatta Karadeniz’de mezar yeri için hep evin bahçesi tercih edilirdi.Uyanıp ta perdesini açanın gördüğü şeylerden ilki mezara taşıydı. Mezar taşı bizim medeniyetimizde “bir nasihatçı” olarak görülür, insana sorumluluk ve muhasebe hissi kazandırırdı.

Ölüm ve hayatın hakikatini kavramayan birinin üç seçeneği vardır:

1. Ya bir zamanlar dünya tarihinin cins kafaları gibi çıldırmak ya da intihar etmek.

2. Ya kendini kaybetmek için, kendini oyuna, eğlenceye, alkole, uyuşturucuya, makama, şana, şöhrete, servete, şehvete, şiddete satmak.

3. Ya da ölümün ve hayatın hakikatini, anlamını anlayıp, kavrayıp imtihanını alın aklığıyla vermek için sorumluluk bilinciyle hareket etmek.

Hayat kadar ölüm de insana verilmiş bir nimettir:

İnsan ölmeseydi eğer, ölmek için Allah’a her gün “ Allah’ım! Nolur beni öldür!” diye yalvarırdı. İnsan o zaman ölümü mumla arardı. Düşünün ömrünü ezilerek tüketen biri için ölüm olmasaydı. Gecelerin bağrında yıllarca yakalandığı hastalığın acısıyla inim inim inleyenler bundan nasıl kurtulurdu? Yetmiş seksen yaşlarında çekilmez oluyor hayat. El tutmuyor, göz görmüyor, kulak duymuyor, akıl tutmuyor… Ya bin yaşındaki halini düşünün insanın. Bir de bu manzarayı en çok sevdiğimiz kişiler üzerinde görseydik…

Bazen yeryüzünün tüm avukatlarının bir araya gelip te sizi savunamayacağı bir iftiraya uğrarsınız da “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen hakkınızı alacak güçten yoksun kalırsınız. Elinizden geleni yapmış yine de engel olamamışsınızdır. Tutunduğunuz dallar elinizde kalmış, başvurduğunuz kapılar yüzünüze kapanmıştır. İşte o zaman “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen gündüzleriniz kararıp ta geceye dönüverir. Etrafınızdaki herkes dağılır, en yakınlarınız dahi sizi terk eder. Bir ömür kendinizi yalnızlık adasının bağrına atarsınız ve “iyi ki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen elinden geleni yapar, tüm kapıları yoklar, tüm imkanları tüketir, her tür gayret ve çabayı gösterirsiniz de yoklu ve yoksullukla geçen bir ömre engel olamazsınız. İşte o zaman da ölüm bir imdat gibi yetişir size de “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen “yokluğuna dayanamam” dediğiniz birini, bir gün aniden kaybedersiniz. Kalan ömrünüzü onsuz geçirmek zorunda kalırsınız. Bir bakarsınız ki kavuşmak için ölüme muhtaç olduğunuzu anlar “iyi ki varsın ölüm!” dersiniz.

Yanından geçen bir cenazeye bakan Allah Rasulü’nün dilinden şu cümle döküldü:

“Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Bunu tam olarak anlayamadıklarını söyleyen sahabeye dönerek açıkladığı şey ölümün bir nimet oluşu değil de nedir?:

“Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” (Nesâî, Cenâiz 48)

Ömrünü insanlara vakfederek Alemlere rahmet olan sevgili Efendimiz (sav), öyle bir hayat yaşadı, öyle bir emek verdi ve yoruldu ki; doyasıya yiyemedi, doyasıya gezemedi, doyasıya uyuyamadı, doyasıya oturamadı, doyasıya gülemedi, doyasıya sevemedi… Ömrünün son anlarında hasta yatağında yatan babasının bu haline dayanamayıp ağlayan sevdiceği Fatımasını şöyle teselli ediyordu:

” Ey kızım Fatıma! Üzülme!  Artık baban bu günden sonra bir daha sıkıntı çekmeyecek…”

11°C

Karamanlı

Cloudy

Humidity: 58%

Wind: 22.53 km/h

  • 18 Nov 2017 12°C 1°C
  • 19 Nov 2017 10°C 1°C
Saniye sonra Kapanacaktır