Uyarı
  • JUser: :_load: Unable to load user with ID: 982

İÇİMİZDEKİ CANAVAR: HASET - BÖLÜM 2

Değerli Dostlar !

Geçen haftaki yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İnsan; Allah’ın şaheseri, yaratılmışlar evreninin gözbebeği, Allah’ın yeryüzündeki muradı, varlık ağacının en soylu meyvesidir. İnsanoğlu, varlık içerisinde illetini, hikmetini ve amacını kendisine verilen düşünme yeteneği sayesinde arayan ve keşfeden bekli de tek varlıktır.

Diğer canlılar beden ve can taşırken, insan hem beden, hem can, hem de Ruh taşımaktadır. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan, değerli ve üstün kılan yanı da budur zaten. Çünkü Kur’an’da,  Rabbimiz  “O’na Ruhumdan üfledim” ifadesini sadece insan için kullanır, diğer canlılar için kullanmaz. Kur’an da canlı olmak “beşer” kelimesi ile, canlı olup ta ruh üflenmiş olmak “insan” kelimesiyle ifade edilir. İnsan kendisine Ruh üflenmiş olan canlı, yani beşer’dir. İnsana üflenmiş olan ruh içerisinde akıl, irade ve vicdanın da olduğu ayrıntısı konusunda çok şey bilemeyeceğimiz şeyin adıdır.

Bunu beyin üzerinden ele alacak olursak, haset duygusunun oluşma yeri konusunda da bilgi sahibi olmuş oluruz.

İnsanın taşıdığı beyin iki bölümden oluşur:

1.Alt beyin: (Talamus, Hipotalamus, Hipokampüs ve Amigdala’dan beyinciğe kadar olan kısımdır.)

Bu bölüm insanın canlılığının bağlı olduğu, yani beşerliğinin bulunduğu kısımdır. Şehvet, öfke, acı, korku ve bunun gibi temel canlı (hayvani) güdülerin evidir. Solunum sistemi, kan dolaşım sistemi, sinir sistemi, sindirim sistemi, boşaltım sistemi, üreme sistemi gibi tüm sistemlerin tamamı alt beyine bağlıdır.

1.Üst beyin: (Korteks ve Frontal lob)

Akıl, irade ve vicdan üçüzlerine muhatap olan kısımdır. Akleden, fikreden, fehmeden, irade eden, niyet eden, iman ve inkar eden, merhamet eden, başkalarının acısını hisseden, zulmeden, yani insani tarafımız, bizi insan eden bölgemizdir. İnsan bu bölgesini kaybetse sadece canlı olur. ABD’de 1848 yılında bir demir yolu işçi olan Phineas Gage bir iş kazasında beyninin sol frontal lobunu kaybetti. Kazadan sonra bir hayvan gibi yaşadı. Tuvalet ihtiyacını giderirken dahi çevresindeki insanlara aldırmaz olmuştu. Kazadan önceki şahsiyetini yani insani özelliklerini kaybetti.

Mesela Tolstoy’un şu ifadesi bizim beşer ile insani yönümüzün farkını çok iyi açıklar:

“Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.”

Burada ifade edilen acı bizim canlı (hayvani) tarafımızı, başkasının acısını duyma da insani tarafımızı temsil eder. Birincisi alt beyine, ikincisi üst beyine aittir. Çünkü hayvanlar haset etmezler, acı duyarlar fakat başkasının acısını duymazlar.

İşte geçen haftaki yazımızın devamı:

7. Haset, hasetçinin beline bağladığı bir taştır ne yüzebilir ne de uçabilir:

Haset, ”Ahlakı ZemÎme’den” (yerilmiş ahlak) dir. Bu yerilmiş olan atılması gereken ahlaktır. Zira hasedin iyisi olmaz. Her türlü haset merduttur. İnsanın kurtulması gereken bir yüktür.

Haset, hasetçinin beline bağladığı bir taştır. İşte bu yüzden hasetçi haset taşından kurtulmadan suya girse yüzemez, havaya çıksa uçamaz. Taş (haset) onu sürekli aşağıya çeker. Hasetçinin de toplum içindeki tüm insani ilişkileri ters yüz olmuştur. Hasedinin bedelini toplum içinde haysiyetini, şahsiyetini, itibarını ve saygınlığını kaybetmekle öder.

8. Haset, bir illet, bir hastalık ve Allah’a sığınılması gereken bir kalp afetidir:

Bu afet, insanın iç dünyasındaki tüm olumlu duyguları, düşünceleri ağır ağır kemirir ve bir gün gelir onları tümden yok eder. Girdiği yeri yakıp dumana çeviren ateştir haset. İnsanı ahlakını hatta imanını dahi bozar. Öyle bir asit düşünün ki değdiği yeri eriten yok eden olsun. Hasette tıpkı asit gibi imanı, ameli, düşünceyi, olumlu duyguları, insanı insan yapan tüm insani yanlarını eritip yok ediyor.

9. Haset, özü itibarıyla Allah’a ve onun ilâhî adaletine itiraz etmektir:

Rabbimiz kime ne kadar vereceğini en iyi bilendir. Hasetçinin yaptığı şey aslında “ Ya Rabbi! Sen kime, neyi, ne kadar vereceğini bilememişsin, bilmiyorsun “ itirazından başka bir şey değildir. “ Bana sorsaydın daha iyi ederdin” demektir. Allah’ın yaptığından razı olmamaktır.

Haset, “Ya Rabbi! Falana şunu verme! Falana şu kadar ver! Falana şunu çok vermişsin! Falandan şunu azalt!” Diyen birine Allah’ın “Peki kime ne kadar vereyim kulum?” Cevabına karşılık “Sen kime vereceğini (kendini kastederek) biliyorsun Ya Rabbi!” ya da “o kadarını da sen biliver Ya Rabbi!” dediği görünmez diyaloğunun bir ifadesidir.

 

Haset beş yönden Allah’a itirazdır:

1-Haset ettiğine verilene itirazdır. (Allah’ım sen kime, neyi, ne kadar vereceğini bilmiyorsun)

2- Dolaylı olarak kendisine itirazdır. (Allah’ı niye bana vermedin?)

3- “Allah’ın taksimatına iman”ı zedelediği için taksimata itirazdır

4- Farkında olmasa bile İblis gibi düşünmüş ve onun safına geçerek itirazdır.

5-  Haset ettiğine beddua etmekle Allah’a itirazdır.

Bu anlamda haset, Allah’a karşı küstahlıkların en büyüğüdür. Allah’tan razı olan adam hasetten şeytandan kaçar gibi kaçan adamdır.

10. Haset, zararı sadece haset eden ve haset edilenle sınırlı kalmayan, tam aksine Müslümanlar arası evrensel İslam kardeşliğini zedeleyen, toplumsal huzur ve mutluluğu tehdit eden, mutlaka yok edilmesi gereken sosyal bir illet ve davranış bozukluğudur:

Haset, bedenin değil kalbin ameli olduğu içindir ki sahibinin aklını ve vicdanını esir alır. Haset, insanı içten içe kemiren bir kurt gibidir. İnsanı hırçın, kural tanımaz, aklı ve vicdanı kullanamaz bir hale getirir.

Haset insanda kendiliğinden oluşmaz. Hasedin insanda oluşması için bencillik, baş olma sevdası, çıkarcılık, ihtiras, görünme tutkusu, kibir, ucub (egoizm) gibi duyguların kabarmış olması gerekir.

 

HASEDİ DAHA İYİ ANLAMAK VE ONUN VERECEĞİ ZARARI EN AZA İNDİRMEK İÇİN, ARAPÇA’DA HASET İLE YAKIN VE ZIT OLAN KAVRAMLARI DA BİLMEMİZ GEREKİR.

İŞTE O KAVRAMLAR:

Ğayret:  Elindekini sakınmak, elindekinin üzerine titremektir.

Haset: Bende yok onda da olmasın.

Buhl:  Bende var onda olmasın.

Şuhh: Onunki benim olsun.

Ğıbta: Onda var bende de olsun.

Sehavet: Bende var onda da olsun.
İsâr: Benim değil onun olsun. Benimki onun olsun
Kerem ve Cûd: Bende yok ama onda olsun.
Fakr: Onda yok bende de olmasın.

Ğayret:  Elindekini sakınmak, elindekinin üzerine titremektir.

Bizim “kıskanmak” dediğimiz şeyin tam karşılığıdır.Sevdiğini korumak, üzerine titremek bunlardan biridir. Şu örnekler Ğayret’i daha iyi açıklar:

Sa’d b. Ubade (ra) Allah Rasulü’nün (sav) yanında “Eğer hanımımın yanında yabancı bir erkek görecek olsam, onu kılıcımın keskin tarafıyla vurup öldürürdüm” demişti de Efendimiz yanındakilere dönüp şöyle demişti: “ Siz Sa’d’ın bu Ğayret ve Hamiyetine (korumasına, elindekini sakınmasına) şaşırıyor musunuz? Ben Sa’d’dan daha kıskancım. Allah benden daha kıskançtır.” (Buhari, Nikah, 36,107)

Allah Ğayûr’dur. Rabbimiz yarattığı kulun üzerine titrer. Yani onu kıskanır:

“Şüphesiz Allah kıskanır. Allah’ın kıskanması mü’min kulunun O’nun haram kıldığı şeyi işlemesi sebebiyledir.” (Buhari, Nikah, 107)

“(Kulunu) Allah’tan daha çok kıskanan bir varlık yoktur. Bu sebeple O çirkinliklerinin açığını da gizlisini de haram kılmıştır. ” (Müslim, Tevbe, 33, 32-35)

Haset: Bende yok onda da olmasın.

İblisin Adem’e, Kâbil’in Hâbil’e, kardeşlerinin Yusuf’a, Yahudilerin Efendimiz’e (sav) yaptıkları şey tam da budur.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz (s.a.s.)'e soruldu: 

Ey Allah'ın Resûlü, insanların faziletlisi kimdir? Peygamberimiz (sav): 
Her temiz kalpli ve doğru sözlü olandır” buyurdu. Ashab: 
Doğru sözlüyü biliyoruz. "Kalbi temiz olmak nedir? diye sordular, Peygamberimiz: 
O, tertemiz, onda günah, baş kaldırma, aldatma ve haset olmayan kalptir" buyurdu.(
 İbn Mâce, Zühd, 24)

2015’in bahar aylarında İstanbul Ataşehir'de, bize Hasedin ne denli bir bela olduğunu hatırlatan şöyle bir olay yaşandı: Olay sosyal medyada çok konuşuldu, hem de bütün haber sitelerine konu oldu. Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin Türkiye temsilciliğinde pazarlama müdürlüğü yapan Cihan Araçman, ( ki bu adamın maaşı 15 bin TL idi) 3.5 yaşındaki yeğeninin yüzüne sülfürik asit dökerek, yeğeninin bir gözünde görme kaybına, diğer gözünde ağır hasara, yüzünde de ağır yanıklara neden olmuştu. Olayın ardından tutuklanmıştı. Polise verdiği ifade aynen şöyleydi: “14 yıldır aileyi tanırım, 6 yıldır evliyim. İş yoğunluğu nedeniyle 10-15 günde bir ailecek bir araya gelip yemek yeriz. Yemeği eşimle organize etmiştik. Son zamanlarda aile bireylerinin yeğenime benim çocuğumdan daha fazla ilgi gösterdiklerini hissettim. Bu ilgiyi kıskandım, suçu bunun için işledim pişmanım…”

Zamanı sultanı hasetlikleri herkesçe bilinen iki adamı çağırır ve onlara şöyle bir teklifte bulunur: “ İkinizde benden bir şey isteyin vereceğim. Ama öbür arkadaşına ise onun iki katını vereceğim.” İkisi de susarlar. Tabi biri daha fazla dayanamaz ve der ki: “ Sultanım, Benim bir gözümü çıkarın!”

Hz. Aişe anamızın bizzat kendinin yaşayıp sonra da anlattığı şu iki olay bizim hasedi daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

"Safiyye (Allah Rasulü’nün diğer eşlerinden) gibi güzel yemek yapan birini görmedim. (bir defasında) Rasulullah benim odamda iken Safiyye o’na (efendimize) yemek yapıp göndermişti. Çok şiddetli bir kıskançlık (haset) hissetmiştim. Öyle ki beni bir titreme sardı. (Gidip) o yemek kabını kırdım. Fakat sonradan pişman oldum. Allah rsulüne dedim ki: Ya Rasulallah! Yaptığım bu hareketin kefareti nedir? Allah Rasulü “Tabağa aynısıyla tabak, yemeğe aynısıyla yemek” buyurdular.” ( Ebu Davud, Büyü 91 3568)

“Allah Rasulü Ümmü Seleme anamızla evlenince çok üzülmüştüm. Çünkü bana onun çok güzel olduğunu anlatmışlardı. Kendisini merak ettim. Derkan onu gördüm. Vallahi çok güzeldi. Bu düşüncemi Hafsa’ya açtım. Hafsa “yok vallahi senin bu düşüncelerin bir kıskançlık (haset) belirtisi. Ümmü Seleme dedikleri kadar güzel değildir.” dedi ama o da merak etti. Sonunda o da gördü ve “Ben gördüm vallahi senin dediğin kadar güzel değil. Normal güzellikte bir kadın o kadar.” Dedi. Sonra “Ümmü Seleme’yi bir daha gördüm, yemin ederim ki bu kez onu Hafsa’nın dediği gibi buldum. Çünkü ben eski düşüncelerimden sıyrılmış, başkası olmuştum.” .”( İbni Sa’d: 8/94)

Zübeyr (ra) Efendimiz’den şöyle bir söz aktarır:

“Rasûlullah (sav)buyurdular ki: “Size ümem-i kadime hastalığı sirayet etti. Bu, haset ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.” (Tiırmizî, Sıfatu’1-Kıyâme 57, (2512).)

Buhl:  Bende var onda olmasın.

Bu duygunun hakim olması cimriliği ortaya çıkarır insanda. Bunun ilerlemiş olan hali “Bir tane olsun ama bende olsun” ya da “ben beceride tek olayım, sporda, yönetmede, güzellikte, servette, makamda tek olayım” anlayışıdır. Yaratan tek, yaratılan çoktur. Teklik yaratana, çokluk yaratılana mahsustur. Hangi konuda olursa olsun “tek olma “sevdası aslında ben haşa “yaratıcı gibi olayım” iddiasıdır. Yani Allah’an rol çalmaya kalkmaktır. Bu hastalığın bir ileri safhası kendini vazgeçilmezliğine inandırmaya başlamasıdır. Bu bir gün öyle bir noktaya gelir ki o kişi “artık ben sadece kullar için değil Allah için de vazgeçilmezim” pozlarına girmeye başlar. İşte o zaman insanların başına bela olur.

Bu hastalıktan dolayıdır ki Almanya’da milyonlarca insanı fırınlarda yakan Hitler şunları söylüyordu:

“Tanrı beni halkıma hizmet etmek ve onu korkunç sefaletinden kurtarmak için görevlendirdi.”

“ Dünyayı Tanrıya içinde Yahudiler olmadan teslim edeceğim.

“ Gün gelecek öldürmediğim her Yahudi için bana küfredeceksiniz.”

 Şuhh: Onunki benim olsun.

Hasedin belki de zirvesi, en kötüsüdür bu.

Büyük bir hastanenin onkoloji servisinde yaşanmış olan şu hadise tam da bunu anlatır bize: 

Hastanenin onkoloji servisinde ölümü bekleyen hastaların koğuşu,koğuşta bir oda.. Oda da iki yatak, iki hasta. Birisi pencerenin önünde, öteki duvar dibinde.
Pencere kenarında yatan hasta, yaşamlarının şu son dönemlerinde, sabahtan akşama kadar pencereden bakıp, tüm gördüklerini duvar dibinde yattığı için hiçbir şey göremeyen arkadaşına aktarır. “Deniz bu gün dünden daha durgun. Rüzgar hafif olmalı.Beyaz yelkenliler belli belirsiz ilerliyor… Park henüz tenha.. Salıncakların ikisi dolu, ikisi boş.. Erguvanlar bugün çıldırmış, öyle bir çiçek açtı ki; etraf mordan geçilmiyor.. Erikler desen gelinden farksız.. Eyvah, küçük çocuklardan biri düştü. Annesi yetişip bağrına basıyor çocuğu. Neyse, çocuk sustu. Gülüyor şimdi.” Her gün böyle sürüp gidiyor ve adam her gördüğünü duvar dibinde yatan ve ayağa kalkamayan oda arkadaşına anlatıyordur. 

Pencere kenarındaki hasta bir gün ansınız kalp krizi geçirir. Duvar dibindeki oda arkadaşı, “yardım” düğmesine bassa, doktor çağırabilir ve belki de yanındaki arkadaşını kurtarabilir. Ama arkadaşı ölürse, pencerenin yanındaki yatak boşalacaktır. Ve duvar dibinde yatan hasta “Yardım” düğmesine bilerek basmaz, doktoru çağırmaz ve oda arkadaşı ölür.
Ertesi sabah, duvar dibindeki hastanın yatağını pencerenin yayına taşırlar. Beklediği an gelmiştir. Yattığı yerden pencereden dışarı bakabilecek, olan biteni seyredebilecektir. Fakat o da ne? Pencerenin dibinde kapkara bir duvardan başka hiç bir şey yoktur.
“Nasıl yani!? Deniz, gemiler, erguvan ağaçları, çocuk parkı.. hepsi, hepsi yalan mıydı?” der ağlayarak. Pişman ve yüreğinde kocaman bir vicdan azabı ile tüketir son günlerini… 

Zâtın biri bir hükümdara uğrar ve ona öğüt verir: 
”Sana iyilik yapana sen fazlasını yap Kötülük yapana ise bir şey yapma, onun kötülüğü sana mükafat olarak yeter” der. Bunu dinleyen bir başkası bu zatın hükümdar yanındaki itibarını görünce bunu çekemez Hükümdara yaklaşır ve: 
Size öğüt veren bu adam, nefesinizin koktuğunu söylüyor, der Hükümdar: 
Ne biliyorsun? diye sorar Adam: 
Bu zat bir daha yanınıza geldiğinde ağzını ve burnunu tuttuğunu göreceksiniz, der Hükümdar da: 
Peki, görelim, der Adam hükümdarın yanından çıkar Haset ettiği zat hükümdarın yanına gireceği zaman onu davet eder ve kendisine sarımsaklı yemek yedirir ve:

Ağzının kokusu ile hükümdara fazla yaklaşma, diye tembih eder Bu zat, yine âdeti üzere hükümdarın huzuruna girer ve kendisine tavsiyelerde bulunur Hükümdar bu zata yanına yaklaşmasını söyler Adam da ağzını burnunu tutarak hükümdara yaklaşır Hükümdar, adamın kendisine doğru söylediğine inanır Bunun üzerine yazdığı bir fermanı adama verir ve: 
Bu mektubu falan kumandana götür, der Hükümdarın kendi eliyle yazdığı fermanlar çoğunlukla yardım edilmesini emreden yazılar olduğu için, adam mektubu alır, dışarıya çıkınca, kendisine yemek yediren adamla karşılaşır Adam kendisine: 
Elindeki mektup nedir? diye sorar Adam: 
Hükümdar her halde bana yardım yapılmasını emretmiştir, onu almaya gidiyorum, der Adam, yalvarır ve: 
Bu mektubu bana ver, diye rica eder O da: 
Peki al, der Adam mektubu alır almaz doğru zarfın üzeri kendisine yazılan komutana gider ve mektubu takdim eder Kumandan zarfı açar ve ölüm fermanını hasetçinin yüzüne okur Bunu duyan adam, komutana yalvarır ve: 
”Aman, bu mektubun sahibi ben değilim, istersen gidip asıl sahibini getireyim” dese de komutan güvenmez, hükümdarın emri yerine getirilerek adam cezalandırılır Ertesi gün yine aynı zat hükümdarın huzuruna çıkınca, hükümdar şaşırır ve sorar: 
Sana dün verdiğim mektup ne oldu? der Adamcağız durumu anlatır Hükümdar sorar: 
Benim nefesimin koktuğunu söylemişsin doğru mu? Adam: 
Hayır böyle bir şey söylemedim, der Hükümdar: 
Öyle ise neden bana yaklaşınca ağzını burnunu kapattın? deyince, adam durumu şöyle anlatır :

O gün mektubu kendisine verdiğim zat beni yemeğe davet etti, bana sarımsaklı yemek yedirdi Nefesimin kokusu sizi rahatsız etmesin diye yanınıza girdiğimde ağzımı kapatmamı söyledi Ben de uygun gördüm ve sizi rahatsız etmemek için böyle yaptım” deyince durumdan haberdar olan hükümdar şöyle mırıldanır:

Evet kötülük yapan kötülüğünün cezasını buldu ve senin yerine geçti (İhyau Ulûmi'd-Din, c 3, s 162-163)

YAZIMIZIN 3. VE SON BÖLÜMÜ HAFTAYA İNŞAALAH…

 

S~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.gif" u2:shapes="_x0000_i1029" v:shapes="_x0000_i1055">)

 

YAZIMIZIN 3. VE SON BÖLÜMÜ HAFTAYA İNŞAALAH…

 

 

İÇİMİZDEKİ CANAVAR: HASET - BÖLÜM 1

Değerli Dostlar! 
Haddim değil belki yazı kaleme almak…  
Kendisine teşekkürü bir borç bildiğim Murat Çoban kardeşimin yer verdiği köşesinde ikinci yazımı kaleme alıyorum.  
İnsanların çoğunun daha çok magazin haberlerine, faydasız olan bilgiye rağbet ettiği bir ortamda yazılarımız ne kadar rağbet görür ve takip edilir bilmem ama; kaleme alınan her yazının bir hedef kitlesi olduğu gibi benim de yazılarımın bir hedef kitlesi olacak. 
Yazılarımın hedef kitlesi, hiç kuşkusuz Allah Rasûlü’nün Rabbinden sürekli talep ettiği “faydalı bilgi” (hakikate) ye talip olanlar, faydalı bilgiye ulaşmak için emek verenler, okuma zahmeti çekenler, okumakla kalmayıp okuduğu şey üzerinde kafa yoranlar, zihin teri dökenler ve bilgiyi amaç değil araç görüp onu hayatına taşımayı amaç edinenlerdir.
Bu hafta kaleme alacak olduğumuz yazı, çoğu insanımızın üzerinde hiç düşünmediği, az insanımızın da üzerinde düşündüğü fakat yanlış anladığı ve yarım bildiği bir konu olan “HASET” olacak.
Bir kere “haset”, “hasetçi” denince doğru şeyi mi anlıyoruz?
Haset bir hastalık mı? Hastalıksa tedavisi mümkün mü?
Haset bir topluma ne kadar zarar verebilir?
Haset hastalığının yaygınlaştığı bir toplumda mutluluk katsayısı ne kadar düşer?
Hasetten ve hasetçiden nasıl korunabiliriz?
Neler hasede girer?
İşte, yazımızda Kuran’dan ve Allah Rasûlü’nün bize  model olan hayatından cevaplarını bulmaya çalışacağımız sorular bunlar.
İnsan Allah’ın şaheseridir ve Öfke, korku, sevgi, şehvet, kıskanmak vb. bir takım duygularla donatılmıştır. Yani insan, doğuştan bunlara sahip olarak gelir dünyaya. Her biri Rabbimiz’in ikramıdır, nimetidir insana.
Mesela, şehvet ikramdır. Eğer olmasaydı insan üreyemez ve neslini sürdüremezdi. Fakat şehvet terbiye edilir, yönetilirse ikram olur, rahmet olur. Yok şehvet insanı yönetirse bu zahmet olur, zulüm olur insana. Korku da ikramdır. Korku olmasa insan tedbir alamazdı. Haset de aslında “insana verilen normal duygunun yoldan çıkmış, terbiye edilmemiş ve yönetilmemiş halidir”.
Önce Hasedin tarifiyle başlayalım: “Nedir Haset?”:
Haset, “Bir nimetin, onu hak eden kimsenin elinden gitmesini temenni etmek, dilemek ya da o nimeti ortadan kaldırmaya yönelik fiili ve sözlü olarak  gösterilen çaba” anlamına gelir.
Bir kere Haset, bu günkü anlaşıldığı gibi söyleyecek olursak “kıskanmak” değildir. Kıskanmak Ğayrettir. Yani elindekini sakınmak, bunu üzerine titremektir. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın bu konuda söyledikleri aslında konuyu ta baştan açıklar niteliktedir: 
“Haset, bir nimetin, bir faziletin, bir kemalin (sağlık, zenginlik, güzellik, beceriklilik, saygınlık, başarı, proje, mevki, ahlak, servet, güç, beceri vs…)  sahibinden çıkmasını istemek, bu nimetin kendisine geçmemesinden öte, başkasında bulunmasını çekememektir.”Onunki onda dursun, sana da verelim”’e razı olmamaktır. Keşke onunkinin hepsi gitse de sadece kendisine bir şey kalmasını istemektir. En tehlikeli olanı ise haset ettiğinin faziletleridir. Hasetçi bu faziletlere ulaşamadığı içindir ki , haset ettiğini imha etmek, ortadan kaldırmak, yok etmekle kendisini teselli etmek ister.” 
Zaten Hasîd, kendisinde olmasını değil, haset ettiğinde olmamasını istemektir. 
Haset sahibini hak ettiği yere oturtan Ömer b. Abdülaziz:
“Başkasını kıskanandan daha mazlum görünen bir zalim düşünemiyorum.” der. 
Mevlana daha başka bir ifade kullanır: “Dünyada haset kadar hem kendisine hem de başkalarına zararı dokunan başka bir şey yoktur.” 
 Fudayl b.Iyaz daha güzel bir şey söyler: “Mü’min ğıpta eder, münafıksa haset eder.” 
Gelin on maddede “HASET NEDİR? Anlamaya çalışalım:  
  1. Haset, gökler ötesinde işlenen ilk günahtır: 
İblis’i şeytan yapan sürecin en temelinde yatan neden hasetti. İblisin, Âdem’e secde etmemesinin (emrine amade olmak istememesinin)  nedeni sandığımız gibi kibir değildi. Onu rahmetten uzaklaştırıp, Allah’ın lanetine ve gazabına götüren günah, kibir’e neden olan günah “Haset” ten başka bir şey değildi. Âdem (insanoğlu) yeryüzünün halifesi olarak atanmıştı (Bakara:2/30) da iblis bu hilafeti kendisi için bekliyordu.  Bu yüzden Âdem’e haset etmişti. 
İblis Rabbimizin “sana emrettiğim zaman seni (Âdemin) emrine amade olmaktan alıkoyan neydi?” Sorusuna verdiği cevap şu olmuştu: “ Ben O’ndan üstünüm; (çünkü) beni ateşten yarattın, oysa O’nu balçıktan yarattın (A’raf:7/12, Sâd:38/76) 
İblisin hasedi inkara inkarı kibire, kibiri günahında ısrara, günahında ısrarı tevbe etmemeye, tevbe etmemesi ve günahında ısrarı da en sonunda Allah’ın huzurundan kovulmaya ve hesap gününe kadar “Allah’ın lanetinin üzerinde olması” na neden olmuştur. Yani Allah’ın lanetine uğrama ile sonuçlanan bir sürecin ilk adımı, ilk kıvılcımı “haset” duygusu olmuştur. 
Rabbimiz,  hasedini terbiye etmeyerek başlayan sürece son noktayı şöyle koymuştur:
“(Allah) öyleyse, çık git bu makamdan dedi. Çünkü sen kovuldun. (kendi kendini aşağıladın)” (Sâd:38/77)
“Hesap gününe kadar lanetim üzerinde olacaktır.” (Sâd:38/78) 
 

2. Haset, cennetin ardından insanoğlunun yeryüzünde işlediği ilk günahtır: 

 
Kerim kitabımız Kur’an, yeryüzünde işlenen ilk cinayetin, hatta haksız yere akıtılan ilk kardeş kanının, akıtılma sebebinin “haset” hastalığı olduğunu söyler. Mâide suresi 27-31. ayetler arası Adem’in iki oğlu Habil- Kabil kıssasının işlendiği pasajdır. Kıssanın anlatılma amacı konusunda Zemahşerî: “kıssanın amacı hasedin kınanmasıdır” der.
Pasajda kısaca şu anlatılır:
 Rabbimiz, Âdem’in iki oğlundan kendisine birer kurban sunmalarını ister. Onlar da gidip kurbanlarını sunarlar. Habil, sahip olduklarının en değerlisini, en güzelini, en kalitelisini, gözünde en kıymetli olanını Allah’a layık görür ve verir. Kabil ise sahip olduklarının en değersizini, en çirkinini, en kalitelisizini, gözünde en kıymetsiz olanını, en çürüğünü Allah’a layık görür ve o da verir. Allah Habil’in kurbanını kabul eder, Kabil’in kurbanını kabul etmez. Bunu ardından Kabil kardeşinin kurbanının kabul olduğunu görünce “bende yoksa onda da olmasın” gözüyle bakar ve kardeşine haset eder. Hasedini terbiye etmediği ve yönetemediği için, haset “şişede durduğu gibi durmaz” En sonunda Kâbil’i kardeş katili yapar.
Haset öyle bir yürek yangınıdır ki, eğer başında kontrol altına alınmazsa insanı kardeş katili yapacak kadar gözünü döndürür. Kabil’de de zaten bu olmuştur. 

3. Haset, kardeşi kardeşe kıydıran, insanın gözünü döndüren illettir: 

Rabbimiz haset illetini Yusuf suresi 7-18. ayetlerin oluşturduğu pasajda Hz. Yusuf üzerinden de  ele almıştır. İşin garibi, pasajda hasedi yüzünden lanete uğrayan şeytanın ve hasedi yüzünden kardeş katili olan kabilin rolünü Hz. Yusuf’un kardeşleri, Hz. Âdem ve Habil’in rolünü de Hz.Yusuf oynamıştır. Bunu gelin Rabbimizin kelamından dinleyelim: 
“ Hani bir zaman da (Yusuf’un kardeşleri)şöyle demişti: “Biz kalabalık olduğumuz halde, babamız için Yusuf ve kardeşi bizden daha sevimli ve gözde; bu da gösteriyor ki babamız açık bir yanılgı içindedir.”  (Yusuf:12/8) 
“ (İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün! Ya da onu ıssız bir yere atın ki babanızın ilgisi yalnız size yönelsin; ve onun ardından, işleri tıkırında giden bir topluluk olmuş olursunuz.”  (Yusuf:12/9) 
“Bir diğeri ileri atılarak “ Yusuf’u öldürmeyin!” dedi ve ekledi: “ille de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın; nasıl olsa bir kervan gelip ona el koyacaktır.” (Yusuf:12/10) 
Sürecin sonunda malumunuz Yusuf, haset nöbetine tutulan kardeşleri tarafından kör bir kuyuya atılır. Aynı şeytanın ve Kabilin durumunda olduğu gibi, haset sahibi olan Yusuf’un kardeşleri, hasetlerini terbiye edememiş, bu duyguyu yönetememişler ve hasetlerine kurban gitmişlerdir. Yani haset edilen bir kardeşin kör kuyuya atılmasıyla sonlanan bir süreci başlatan ilk adım “haset hastalığı” olmuştur. 

4. Haset, insanın dışından çok içini yakan kül eden bir ateştir: 

Modern çağın insanı aslında dış yangıların ötesinde iç yangınlarla boğuşuyor. İnsan dış yangınları su, toprak vs. ile söndürebilir belki, ama insanın içinde öyle yangınlar var ki o onunla ölene kadar yanmaya devam ediyor. İnsanın içini yakan ateşlerden belki de en büyüklerinden biri hasettir desek abartmış olmayız sanırım. 
Haset öyle bir ateş, öle bir yangın ki insanın içinde ne kadar iyi duyguları varsa onları da yakıp küle çeviriyor. İnsanın içinde başlattığı bu tahribat sadece içerde kalmıyor. İçi yani duyguları yanmış, sakat kalmış bir insan artık davranışlarını, fiillerini o duygular üzerine bina ettiği ve o duygularla hareket ettiği için insanın eylemlerini de yakıyor kül ediyor. İçi haset ateşiyle yanan artık iyi, faziletli davranışlar sergileyemiyor. Eli ayağı, gözü kulağı, dili dudağından iyilik sadır olmayan insanın pek tabi ki de amel defterine iyilik kaydı düşülmüyor. Yani bu insan artık iyilik üretemez oluyor. Çünkü iyilik üreten yerelini bu ateş yakmış küle çevirmiş. 
Zaten Allah Rasulü (sav), şu ifadesinde tam da bundan bahsetmiyor mu? “ Hasetten sakının! Çünkü ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi, hased de amel defterlerinizdeki iyiliklerinizi yiyip bitirir.” (Ebu Davud,Edeb,4/380) 
Hatta Efendimiz (sav)başka bir ifadesinde haset konusunu iman üzerinden değerlendiriyor: 
“Bir kulun kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz.” (Nesai,cihad,8) 

5. Haset,  “bana yar olmayan sana da olmasın” küstahlığının motor yakıtıdır:

 Haset üzerinde ısrarla duran Rabbimiz Bakara suresi 109. ayette Medine Yahudilerinin, Allah Rasûlü’nün davetine ısrarla ret cevabı vermelerinin arka planında yatan gerçeğin “haset” olduğuna dikkat çeker. Yani kendi ırklarından peygamber bekleyip bu olmayınca “bizden olmadı, sizden de olmasın”, “bize yar olmadı, size de yar olmasın” düşüncesine sebep olan şey hasetlikleri idi: 
“Kitap ehlinden bir çoğu, hakikat kendileri için apaçık ortaya çıktığı halde, sırf hasetliklerinden dolayı siz inandıktan sonra sizi geriye döndürüp inkar etmenizi isterler…” (Bakara:2/109) 
Efendimiz’in (sav) eşlerinden İsrailoğulları ırkına mensup olan anamız Safiyye Bint-i Huyey daha efendimiz (sav)  ile evli değilken babası ve amcasının aralarında geçtiği konuşmayı şahit olur: 
 “Allah Rasulü Medine’ye teşrif ettiklerinde babam Huyey ile amcam Ebu Yasir o’nun gelişini gözlemlediler. Döndüklerinde ikisinin arasında şu konuşmaya kulak misafiri oldum: Amcam babama dedi ki “Bu O mu?” (yani beklenen peygamber mi?) Babam “ Evet vallahi bu o” dedi. Amcam “Peki ne yapacaksın?” Babam “Vallahi bu can bu tende olduğu sürece ona düşman olacağım.”
Safiyye anamızın babası bir Yahudi idi. Bir peygamberin geleceğinden haberdar idi. Çünkü tevratı okuyan biriydi. Allah Rasulünü görür görmez onun bir peygamber olduğunu anlamıştı. Fakat gelin görün ki babası “bizden olmadı, sizden de olmasın” mantığıyla haset etti. Sırf hasedi yüzünden iman etmedi. Şu ayet tam da bunu söylemiyor mu? 
“ Kendilerine vahiy tevdi edilenler onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onların çoğu bildikleri halde ısrarla gerçeği gizlerler.” (Bakara:2/146)
 Allah yine Kitap ehli üzerinden hasetçi tipi şöyle deşifre eder:
 “ Eğer siz bir iyiliğe ulaşırsanız buna üzülüverirler; yok eğer başınıza bir kötülük gelirse buna da sevinirler…”(Âl-i İmran:3/120) 

6. Haset  bir zehirdir, bu zehrin sahibinin vereceği zarardan ancak Allah’ın yardımıyla emin olur insan : 

Kur’an’ın sondan bir önceki suresi şu ayetle biter:
“Ve sığınırım haset ettiğinde hasetçinin şerrinden (yokluk gecesini yararak varlığı çıkaran sabahın Rabbine)” (Felak:113/5)
 Ayet bize ne demek istiyor? Diye baktığımızda şunları anlıyoruz: 
1-     “Haset ettiğinde” diyor. Demek ki haset duygusu her insanın içinde zaaf olarak var olan fakat uyuyan bir duygu. 
2-     İnsanın içinde uyku halinde duran haset şer olan zararlı olan bir şey değil. 
3-     Asıl şerli olan zarar veren, o duygunun faal hale gelerek sahibini aklını ve vicdanını esir almasıdır. 
4-     Sure “Deki” diye başlıyor. Yani Rabbimiz “Bu konuda bana sığın! Hasedin zararını defetmen için senin gücün tek başına yetmez. Kulun gücü sınırlıdır. Rabbin gücü sınırsızdır. Sen hasetçinin iç dünyasını göremez ve bilemezsin. Öyleyse işi kulların iç dünyalarını en ince ayrıntısına kadar gören ve bilen kulların tek sahibi olan Allah’a bırak.” Demek istiyor. 
 
YAZIMIZIN DEVAMI HAFTAYA İNŞALLAH…

MODERN İNSAN VE SEVGİ

Rabbimiz, Vedûd ismi gereği “Sınırsız seven, Sınırsız sevilmeyi isteyen ve arzu eden, sınırsız sevilmeyi hak eden, yarattıklarına da sevme ve sevilme yeteneği veren”dir. “Mahlukat yokluktan varlık sahnesine niçin geçti?” sorusuna verilecek en güzel ve tek cevap elbette

Bu RSS beslemesine abone ol

5°C

Karamanlı

Mostly Cloudy

Humidity: 35%

Wind: 17.70 km/h

  • 21 Nov 2017 6°C -5°C
  • 22 Nov 2017 8°C -5°C
Saniye sonra Kapanacaktır