Uyarı
  • JUser: :_load: Unable to load user with ID: 982

ÂLEMİN KAHRINI ÇEKTİ, ÂLEMLERE RAHMET OLDU

        “(Rasûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (1)

 

Özünde rahmet, işinde merhamet sahibi, sonsuz rahmetin kaynağı olan ve merhameti zâtına farz kılan(2) Rabbimizin, insana merhametinin bir diğer adı olan vahiy, sanki tutan el, yürüyen ayak, konuşan dil, gören göz oldu, ete kemiğe büründü ve Abdullah oğlu Muhammed’i (sav), yürüyen merhamet’e, Allah Rasûlü Muhammed’e (sav) dönüştürdü. Yani Allah’ın merhametinin diğer adı olan Kur’an, ete kemiğe büründü, Muhammed diye göründü. Gökyüzünün en çok merhamet edileni olmak, yeryüzünün en çok merhamet edeni olmaktan geçiyordu.

Âlemin zahmetini, kahrını çekmeden, âlem için kendini helak etmeden (3), “Âlemlere rahmet” (4) olunamazdı. Merhamette insanlığın zirvesi olmayı Vahye borçlu olan Efendimiz (sav), âlem’in kahrını çektiği, âlem’e merhamet ettiği için “Âlemlere rahmet” oldu.  O’nun Âlemlere rahmet oluşu kafadan, tombaladan çıkan bir şey değildi. O bu şerefi, yaşadığı hayatla, yani vahyi insanlığa taşıma gayreti, ehliyyeti, celadeti, adaleti, cesareti, şecaati, hikmeti, himmeti, hizmeti, muhabbet, meveddet ve ülfetiyle hak etti.

İşte bu manada Rahmet risâletti, hidayetti, inzârdı, tebşirdi, davetti. Efendimiz (sav) bunları yaptı ve rahmet olduğunu ispat etti. Veda Hacc’ında şahit kıldı, şahit tuttu ve şahit gösterdi.

Şahsiyeti vahiy sayesinde şefkat ve merhamete dönüşen Efendimiz’in (sav) merhamet eğitimi, bazen hemen bazen de aylar, yıllar sonra meyvesini veriyordu. Hakka davetine karşılık, taş, hakaret ve küfürle karşılık veren, mübarek vücudunu kan çanağına çeviren Taif halkına gücenmedi. “Allah’ın rahmeti sayesinde…”(5)Beni neden taşlıyorlar, bana niye hakaret ediyorlar?” diye değil, “niye iman etmiyorlar?” diye kendini helak etti.

Yine bu merhamet, Bedir kuyularına gömmek zorunda kaldığı, iman etmeden ölmesi “gücüne gittiği için(6) Ebu Cehil’in cesedine hitaben “ keşke iman etseydin!” sözlerinde kendini gösterdi.

Mekke’nin fethinde İslâm’la buluşan Ebu Cehil’in oğlu İkrime, babası Ebu Cehil’e verilen merhamet eğitiminin bir meyvesiydi. Bu meyve öyle olgunlaşacaktır ki, bir gün gelecek, sevdiceğini okşayan bir âşık gibi “Rabbimin kitabı! Rabbimin kitabı!” diye Kur’an’ı okşayacak, bağrına basacak, öpüp koklayacak ve Hz. Ebu Bekir döneminde Yemâme’de şehit düşecekti.

O’nun merhamet eğitimi her alanda kendini gösterdiği gibi kendisine on yıl hizmet eden Enes bin Malik’e (ra) karşı da gösterecekti. Bu süre boyunca bir kerecik olsun hakaret etmemesi, aşağılamaması, yüzünü asmaması, azarlamaması… (7) o’nun merhamet eğitiminin bir gereğiydi. Bunun bir meyvesi olarak yıllar sonra Ebu Zer (ra) kendine ait güzel bir elbiselik kumaşı ikiye bölüp hizmetçisiyle paylaşacaktı.

Kendisine türlü eziyetleri reva görenlere karşı, sadece “Ey Allah’ım! Halkımı affet! çünkü onlar bilmiyorlar!” diyebildi…

Yolda karşılaştığı bir bedevi, hırkasını boynunda iz bırakacak kadar sert çektiği ve gönlünü kıracak kadar kaba bir şekilde ondan bir şeyler istediği halde, yürüyen merhamet olan Efendimiz (sav), bedevinin istediğini yerine getirdiği gibi, onu bu tavrından dolayı azarlamadı… (8)

Gençliğin verdiği taşkınlık ve şaşkınlıkla kendisinden zinâ etmek için izin isteyen genci azarlayıp ayıplamak yerine, iknâ yöntemini seçti… (9)

Kendine bir karışlık hayat alanı bırakmayıp Medine’ye süren ve Mekke’nin fethi gününde kendinden af dileyen kavmine, Mekke’nin Yusuf’u olarak” Bugün size Yusuf’un kardeşlerine dediğini diyorum. Bugün size kınama yoktur(10) diyerek muamele etti...

Âlemlere rahmet olan bir Peygamberin ümmetine düşen görev, kendi âlemine zahmet değil, rahmet olmaktır. “Bir Âdem bir âlem” diyerek, İnsanların imanı için koşturmak, sıcak yatakları terk etmek, “mü’min olmuyorlar diye kendini helâk etmek…”(11) bir insanı kazanmak için bir ömrü vermeye hazır gibi yaşamaktır. Yine bize düşen, yürüyen merhamet olan Efendimiz’in (sav) ömrünün sonunda dilinden düşürmediği şu duaya sebep olan merhamete sahip olmaktır:

“Ya Rab! Muhammed de bir insandır! Her insan gibi o da kızıp öfkelenebilir! Kime kızmış ya da beddua etmişsem, onu o kişi hakkında bir ecir, bir rahmet, bir dua kıl! ”(12)

 _______________

1. Enbiya:21/107

2. En’am:6/12

3. Şuara:26/3

4. Enbiya:21/107

5. Âl-i İmran:3/159

6.  Tevbe:9/12a8

7.  Buhari, Edep, 39

8. Şuara:26/3

9.  Müslim, Birr 45/25

10. Yusuf:12/92  

11. Buhârî, Humüs 19, Libâs 18, Edeb 68

12. İbn Hanbel, I, 256-257)

 

 

GENÇLİK

Hayatı, akıp giden bir ırmağa benzetirsek, bu ırmağın çıkış kaynağı insanın doğumuna, daha sonrası çocukluğuna, eğimi ve hızının arttığı safha gençliğine, sonrası erişkinliğine ve denize dökülen en verimli havzası da insanın ihtiyarlığına tekabül eder. İşte hayat nehrinin en hızlı akan safhası gençliktir. Kanının damarlarında dik aktığı, halk diliyle “kanının kaynadığı”, problemlerin, çalkantıların, bunalımların, içsel çatışmaların, kaygıların, yanılgıların, kararsızlıkların, başkaldırıların, bocalamaların en yoğun yaşandığı bir dönemdir gençlik…

Allah’sız bir hayat, anlamsız bir hayattır. Allah bu hayatın biricik anlamıdır. Hayat tüm anlamını Allah'tan alır. Allah’tan yani anlamdan koparılmış, gayesiz bir gençlik, yüreğinin sınırlarında nöbet tutmayan, sınırlarını kaldıran bir gençlik iyilik değil, sadece günah üretir.

Bu gün eğer 10 gençten 4'ü sigara içiyor; 10 erkekten biri düzenli alkol kullanıyor, 10 gençten 2'si bir çeşit uyuşturucuyu deniyor, 10 gençten 1'si bir çeşit uyuşturucu kullanmaya devam ediyorsa…

Gençlerin yüzde 63'ünün etrafında alkol tüketen en az bir arkadaşı bulunuyorsa…

 

Yeşilay Derneği tarafından 46 lisede yapılan bir araştırmaya göre:

 

Alkol kullanan öğrenci sayısı yüzde 23.6, öğrencilerin yüzde 53`ü esrarı denemiş; yüzde 22`si ara sıra kullanmış, yüzde 8.5`i sürekli kullanıyorsa, Sigaraya başlama yaşı 10’a, alkole başlama yaşı 11’e,uyuşturucuya başlama yaşı 12`ye düştüyse…

Öğrencilerin yüzde 8.8`i kokaini denemeye başladıysa, yüzde 4`ü sürekli kullanıyorsa, yüzde 35`i yapıştırıcı ve uçucu madde denediyse ve yüzde 6`sı sürekli bu maddeleri hala kullanmaya devam ediyorsa,  gençliğin sevap mı günah mı ürettiğini bu rakamlardan açıkça anlayabiliriz.

 

Peki, şimdi biz “bütün kabahat sizin Ey gençler!” deyip kenara mı çekileceğiz? Üzerimize hiç mi sorumluluk almayacağız?

Rabbimiz Tahrîm suresi 6. ayette : “Siz Ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!”  uyarısıyla bize bir sorumluluk yüklüyor.

Rabbimizin bahsettiği bu ateş sadece ahiret ateşi değil, aynı zamanda dünya ateşidir de. Yani “Eğer siz çocuklarınızı, gençlerinizi ahiret ateşinin kucağına atan amellerden uzak tutmaz ve tedbirler üretmezseniz, bu ateş dünyadaki evinizi, sokağınızı, caddenizi, şehrinizi, toplumunuzu huzursuzluk, mutsuzluk veren yürek ateşiyle yakar” demektir bu.

Tabiî ki bunun terside geçerli: “Eğer siz çocuklarınızı, gençlerinizi ahiret ateşinin kucağına atan amellerden uzak tutar ve tedbirler üretirseniz, eviniz cennet köşkü, sokağınız cennet sokağı, caddeniz cennet caddesi, şehriniz cennet şehrinin verdiği doyumsuz mutluluğun, selametin ve huzurun yaşandığı mekanlar haline gelir.”

 

Unutmayalım ki gençlik sadece yarının değil, bugünün de teminatıdır. Bu gününü kaybedenler, yarınını da peşinen kaybederler. Yarını kazanmanın yolu bugünü kurtarmaktan geçiyor. Büyük İmamımız Ebu Hanife’nin alkole bağımlı bir gence olan şu muamelesi “bu günü kurtarmak” anlamına gelmez mi?

Ebu Hanife’nin mahallesinde alkole bağımlı bir genç, sabahtan akşama kadar içer; geceleri de yerinde duramaz nâralar atıp, küfürler savurarak etrafı dayanılmaz derecede rahatsız ederdi.

Bir gece gencin attığı nâralar kesildi. İmam, emsalsiz bir merhametle; “Acaba gencin başına bir hâl mi geldi?” diyerek meseleyi soruşturdu. Arkadaşları, içki yüzünden kavgaya karışıp hapse atıldığını söylediler. İmam Ebu Hanife Hazretleri bu duruma çok üzüldü. Hapishaneye giderek yetkililerden onu serbest bırakmalarını rica etti. Memurlar, ancak kefalet ile serbest bırakabileceklerini söyleyince; İmam-ı Azam Hazretleri kefil oldu ve sarhoş komşusunu hapisten kurtardı.

Hâdiseyi öğrenen genç; derhâl İmam’ın yanına koştu, nedâmet gözyaşları döktü. Artık içkiye tevbe ettiğini söyledi. Ve onun talebeleri arasına karıştı. Büyük İmam, gence şefkatle baktı ve hüzünlü bir sesle şu itirafta bulundu; “Delikanlı; görüyorsun ya, seni gerçekten biz ziyan ettik! Sana ulaşma gayretini gösteremedik. Asıl sen bize hakkını helâl et!”

 

Büyük İmamın da dediği gibi suçlu siz değil biziz ey gençler!

 

 

Çünkü hep, sizin bize gelmenizi bekledik de, bir türlü biz size gelemedik…

ACİZSİN EY İNSAN! İTİRAF ET VE KURTUL!

Söyleyen ne güzel söylemiş “ Kendini bilen Rabbini bilir” diye…

Kendini bilmek “haddini” bilmektir aslında. Haddini bilmek, İnsanın Rabbi karşısında durduğu yeri bilmesidir. Allah’ın mutlak, sonsuz, sınırsız, eşsiz, benzersizliği karşısında mukayyed, sonlu, sınırlı, eşli ve benzerli olduğunu bilmesidir. Allah’ın insansız yapabileceğini, fakat insanın asla Allah’sız yapamayacağını itiraf etmesidir. Çünkü biri yaratan diğeri yaratılan, biri isteyen diğeri istenilen, biri alan diğeri veren, biri ihtiyaç sahibi, diğeri ihtiyaç giderendir. Onun için felaket, insanın Allah’ı tanımazdan gelmesi değildir. Asıl felaket Allah’ın insanı tanımazdan gelmesidir.

Kısacası acziyetinin farkına varmasıdır.

İnsan o kadar acizdir ki;

İki şeyi bir anda düşünemez, iki şeyi aynı anda dinleyemez, iki farklı yöne aynı anda bakamaz. Önüne baksa arkasını, arkasına baksa önünü göremez. Işık olmasa yüzde yüz gören gözü kör olur.

Rüzgara, yağmura, depreme, dalgaya, gözsüz akrebe, ayaksız yılana, sineğe, arıya, keneye, hatta ancak 30 bin kat büyütünce görebildiği küçük bir mikroba yenik düşer insan.

Acıkması doyması, donması yanması, dinlenmesi yorulması, uyuması uyanması, unutması hatırlaması, hastalanması ihtiyarlaması hep acziyetinin, kendi kendine yetemediğinin bir sonucudur insanın:

  “…İnsan zayıf (aciz) yaratılmıştır.” (Nisa:4/28)

Göze kulağa, dile dudağa, ele ayağa,  suya havaya, tohuma toprağa, aya güneşe, geceye gündüze, atmosfere, ağaca çimene, böceğe hayvana, dereye tepeye, dağa ormana, buza ateşe, velhasıl her şeye muhtaçtır:

“Ey İnsanlık ailesi! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah’a gelince, o kendi kendine yeten sonsuz zenginlik sahibidir. (bilakis) her şey O’na hamd ile memurdur.” (Fatır:35/15)

Nerede, ne zaman ve kimden doğacağını bilemediği gibi, yine nerede ne zaman ve nasıl öleceğini de bilemez. Ölümünü ve doğumunu erteleyemez:

“Aranızda ölüm kanununu koyan biziz, ve Biz asla önüne geçilen biri değiliz.” (Vakıa:56/60)

Her ne yaparsa yapsın insan, “çocuk kalayım” dese kalamaz. “Delikanlı kalayım” dese başaramaz. “Yaşlanmayayım “ dese asla kaçamaz:

 “ Allah’tır başlangıçta sizi güçten yoksun yaratan, bu yoksunluğun ardından sizi güçlü kuvvetli kılan, bu güçlü ve kuvvetli dönemin ardından sizi (tekrar) zayıflığa ve ak şaçlılığa mahkum eden: o istediğini yaratır; zira O’dur her şeyi bilen, O’dur mutlak kudret sahibi” (Rum:30/54)

İnsan o kadar aciz, yaşamı o kadar ince bir pamuk ipliğine bağlıdır ki; ortalama 37 derece olması gereken vücut sıcaklığı 35’e düşerse kalbi yavaşlayıp tansiyonu düşer, 33’te belleği, 24’te solunumu durur. 20 de beyni ölür ve 19 da kalbi durur ve ölür. Aynı durum vücut sıcaklığı normalin üzerine çıktığında da gerçekleşir.

1918’de İspanya’da bize basit bir hastalık gibi görünen grip salgınında, tam 25 milyon insan öldü.

İnsanoğlu her şeyi bildiği iddiasını sürdürse de, daha okyanusların sadece %10’unu keşfedebilmiştir.

Her ne ki ihtiyaç sahibi, o yaratılandır. Her ne ki kendi kendine yeten, o yaratandır. Bu anlamda Rabbimiz El-Kâfî’dir. “ Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, hem kendine hem de varlığa yeten, her şeye sonsuz, sınırsız kâfî olan” dır.

Kendi kendine yetme iddiası, çok çorap örmüştür insanoğlunun başına. “Yettim!” demek “bittim!” demektir aslında. Bu insanın Allah’tan rol çalmaya kalkmasından başka bir şey değildir. İnsanın yeterlilik iddiası “hadsizlik” iddiasıdır, başka değil.

Allah’ın verdikleriyle Allah’ı aşma çabası, insanın acziyetini, kendi kendine yetemediğini itiraf edememesinin bir sonucudur. Asıl felaket burada başlar zaten. Çünkü her doğan temiz doğar. Kirlenme sonradandır insanda. Ki ne zaman “kendime yeterim!” demişse insan, bu onu gurura, gurur kibire, kibir şirke, şirk de cehenneme sürükler. Yani cehennemle sonuçlanmış bir süreci ilk başlatan şey “kendi kendime yeterim” iddiasıdır. Rabbimiz Tuğyan ile sonuçlanmış bir süreci başlatan ilk adımın “insanın kendi kendine yettiği düşüncesi” olduğunu ifade eder.:

“Evet, evet; insan mutlaka azar. Hele hele kendi kendine yettiğini sandığında” (Alak:96/6-7)

Yani “benim artık Allah’a ihtiyacım yok” havasına girmeye başladığında. Zaten Şirk, insanın kendi kendine yettiğini zannetmesinin bir sonucu değilse nedir?

İşte bu tutum, insanı nankör ve küstah biri haline getirmiştir.  Allah’la ayaklaşmak sadece haddini bilmezliktir. İnsanı Firavuna çeviren şey de budur. İşte bakın size “artık ben kendi kendime yeterim” sanan insanın hüsranla sonlanmış süreci çok güzel anlatan, 20. yy da adında çok söz ettiren olay. “Titanic”:

Bu kelimeye hiç de yabancı sayılmayız sanırım. Çünkü kendisi filmlere de konu olan ve çoluk çocuk herkesin bir parça bilgi sahibi olduğu o devasa yolcu gemisi ve akibeti…

Titanic, İrlanda tersanelerinde 11.300 işçinin 26 ay emek vererek inşa ettikleri 52.310 ton ağırlığında o gün yeryüzünün en büyük gemisiydi. 3.547 yolcu kapasiteli bu gemi o kadar büyüktü ki, sadece bir vardiyede kazan dairesinde fırınlara kömür besleyen işçi sayısı 176 idi. Büyüklüğü yanında içerisine kullanılan malzeme vs yönünden yine o günün en lüks ve en ihtişamlı gemisiydi. Yani o günün her insanının yolculuk yapmayı hayal ettiği bir gemiydi.

Sorun da burada başladı. İnsan acziyetinin farkına varmaz da kendi kendime yeterim dedi mi işte orda insan biter. Yapımını üstlenenler de dahil herkes bu devasa geminin ihtişamına bakarak “ bu gemi asla batmaz. Tanrı bile batıramaz!” dediler. Hatta adını Eski Yunan mitolojisinde “dünyayı yöneten büyük Tanrı” (Titan) demeye gelen “Titanic” koydular. Onlar Allah’ın verdiği ellerle, imkanlarla bir şey yaptılar, fakat bunu yine Allah’a karşı kullanarak O’nunla ayaklandılar.

Sonuçta ne oldu?

15 Nisan 1912’de daha ilk seferinde Kuzey Atlantik Okyanusunda bir buz dağına çarparak ikiye bölünerek battı. 1.514 kişinin boğularak öldüğü çarpışma sonrası batışı 2 saat 40 dakika süren bu devasa gemi, okyanusun 3.657 metre olan tabanındaki yerini aldı. İşin ilginci “Titanic” buzdağına çarpıp batan tek okyanus gemisiydi.

Hoş 1912 lerdeki “Titanic”in bir benzerinin yapımını bu gün Avustralyalı bir iş adamı

üstlenmiş durumda. 300 ila 400 milyon  sterline mal olacağı tahmin edilen Titanic 2 ni 2018 de ilk seferini Çin-Dubai arasında yapması planlanıyor. Soru şu:  İnsan bu defa da “yettim!” diyecek mi acaba?

Bir türlü itiraf edip kabullenemese de acizdir insan. Çünkü göklerin ve yerin tüm orduları Allah’ındır ve O’nun emrine amadedir:

 “… göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ın emrine amadedir…” (Fetih:48/4)

Onun içindir ki; Bulutlar Hz. Nuh’un, Rüzgar Hz. Hud’un, Ateş Hz. İbrahim’in, Su Hz. Musa’nın yardımına koşmuştur. İnsan kendi acziyetini gördüğü oranda Allah’ın sonsuz gücünü fark etmiş olur.

Kendisini çok güçlü gören “küçük dağları ben yarattım” pozuna, havasına giren insana, şu basit hesaplama bile acizliğini anlaması için yetip de artardı bile:

İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinde bizim güneşimiz gibi, hatta ondan binlerce kat daha büyük 200 ila 400 milyar yıldız olduğu, galaksimizin eninin 20 bin boyunun ise 100 bin ışık yılı olduğu tahmin edilir. Işığın bir yılda 9,5 trilyon km yol aldığından yola çıkarak, sadece kendi galaksimizi baştan başa “dolaşalım” deseydik, bu hevesimizi ses hızındaki bir uçakla yaklaşık 80 milyar yılda giderebilirdik…

Dahası uzağa değil, bize en yakın yıldız olan güneşe gitmeye kalksaydık eğer, saatte bin km hıza olaşan bir uçakla ancak 17 yıl yol teperek bunu başarabilirdik. Allah insanı bu acziyetini fark edebilecek bir akıl ve şuurla donatmıştır. Verilen aklı kullanmayan ve  haddini aşmaya devam eden insana da şöyle meydan okur:

“(Ey insan) Ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma: Unutma ki sen ne yeri delebilir, ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” (İsra:17/37)

Bu haftaki yazımı, Amerika’nın en büyük beyin cerrahlarından olan Prof. Whitei’ nin bir ameliyatın ardından ettiği itirafla bitirmek istiyorum:

“ Ameliyat için getirilen çocuk, altı yaşında sevimli bir kızdı. Çok güzel canlı ve neşeli idi. Fakat muayene sonunda beyninde bir ur olduğunu gördük. Bu tümör ile beyninde bağlantılı bulunan kist onu çok genişletmişti. Ben içi su ile dolu olan parçadan ameliyata başladım. Fakat felaket! Yarım küre şeklinde olan kistli tümör, birdenbire küçülüverdi ve satındaki geniş damarlar yırtıldı. Oluk gibi akan kanı durdurmak için arkadaşlarımla birlikte elimizden gelendi yapıyorduk fakat bir türlü kanamayı durduramıyorduk. Çocuk elimizin altında ölüyordu. Üzerimize büyük bir hüzün çökmüştü.

Ben patlayan damarlar üzerine pamuk parçaları koyarak, kanamayı durdurmaya çalışıyordum. Kanama durur gibi olsa da elimi kaldıramıyordum. Çünkü elimi kaldırsam, kanamanın tekrar başlayacağını ve bu sefer artık bir şey yapmak imkanı kalmayacağını biliyordum. Çocuğa kan verilmeye başlandı. Benim parmaklarım hala pamukların üzerindeydi. Bu dakikada “kendimi ne kadar aciz, ne kadar kudretsiz hissettim.”

Benim gibi zavallı bir insan nasıl olur da kendinde bir küçük kızın beyninde meydana gelen tümörü kesip çıkarmak cesaretini bulabilirdi? Nasıl olur da böyle muazzam bir işin mesuliyetini üzerine alabilirdi?

Adına beyin dediğimiz ve en muazzam işleri gören, insana şahsiyetini veren, ona zekâ hatıra, heyecan, his, zevk, düşünce ve hayal gibi türlü türlü kudretler bahşeden, ancak Allah’ın yaratabileceği bu muazzam esere, bir zavallı insan dokunabilirdi? Biz bu küçük cisme (dimağ)adını veriyorduk. Ama hakikatte bu, önümüzde yatan zavallı çocuğun ta kendisi idi.

Aradan yarım saat geçti. Ameliyat odasında tam bir sessizlik vardı. Hepimizin tansiyonu son derece yükselmişti. Herkes ve ben elimi kaldıracak olursam yeniden oluk gibi kan akmaya başlayacağını biliyorduk.

İşte o zamana Allah’a dua etmeye başladım. (yani acziyetimi anladım) Onun yardımına sığındım. (Allah’ım parmaklarıma gereken kuvveti ver de, ben bu kan akmasını önleyebileyim ) diye yalvardım. O zaman içimi büyük bir ferahlık kapladı. Çünkü artık Rabbime tevekkül etmiştim.

Şimdi sükûnetle parmaklarımı kaldırabileceğime ve kanın akmayacağına inanıyordum. Allah’ın varlığını bütün ruhumda hissediyordum. Yavaş yavaş parmaklarımı kaldırdığımda kan durmuştu. Bundan sonra ameliyatı yapmak kolaydı. Ameliyat tam 4.5 saat sürdü. Bir hafta çocuğun yanından ayrılmadım. Çocuğun yavaşa yavaş iyileştiğini gördükçe ne kadar seviniyordum! Bugün çocuk on yaşında ve tamamen sıhhatli, neşeli ve mesut bir yavrucak” 

SÖZ SONU:

EY İNSAN!  ACİZSİN, ZAYIFSIN, SINIRLISIN, MECBURSUN; ÇÜNKÜ SEN YARATAN DEĞİL YARATILANSIN! ÖYLEYSE İTİRAF ET! VE KURTUL!...

ÇOCUĞUN EN KALİTELİ GIDASI SEVGİDİR

İnsan, ekmekle doyar; emekle büyür, sevgiyle yaşar. Sevgi varlığın yaratılış sebebidir. Çünkü varlığı var eden Allah, onu, sevgiyle yaratmış, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir. Nasıl ki bütün bir varlık Allah’ın sevgisinin bir ifadesi ise, çocuk da insanın sevgisinin bir ürünüdür. Varlık Allah’ın sevgisinin meyvesi; çocuk, karı-koca sevgisinin meyvesidir.

Aile binasının en sağlam harcı sevgidir” dersek abartmış olmayız sanırım. Harcı sevgiyle karılan aileler ve bu ailelerin bulunduğu evler bırakın bu dünyada çözülüp parçalanmayı ahirette de çözülüp parçalanmazlar. Bir de bu aile ve evlerde yetişen çocukları düşünün…

Harcı sevgi olan evlerde yetişen çocuklar kendisiyle barışık, kendine ve başkalarına güvenen ve güvenilen, sevecen, umutlu, hoşgörülü ve mutlu birer insan olarak hayata atılırlar. Çünkü böyle çocuklar sevgiyi daha anne karnında hissetmeye başlar. Bu yüzdendir ki temeli sevgi olan çocukların tavır ve davranışları, temeli sevgi olmayan çocukların tavır ve davranışlarından farklıdır. Sevgiyle büyütülen çocuk sevgi, umut ve hayat dolu bir insan olurken; sevgisiz yetiştirilen bir çocuk ise nefret, kin ve intikam hisleriyle dolu olur. Sevgi ile terbiye terbiyelerin en güzelidir.

Çocukların duygu gelişiminin, zihinsel gelişiminden daha önce gerçekleştiğini bugün bütün Psikologlar ortak görüş olarak açıklarlar. Yani önce duygusal gelişim, sonra zihinsel gelişim ve en sonra da fiziksel (bedensel) gelişim gerçekleşir çocukta. Şu halde duygunun en büyük gıdası sevgidir ve sevgi ruhu besleyen bitimsiz bir besindir. Bir ailede başta anne olmak üzere, ailenin çocuğuna vereceği sevgi kadarsa, çocuğun ruhi gelişimi de o kadardır.

Bir ailede anne, sevginin lokomotifidir. Hiçbir dadı annenin yerini tutamadığı gibi, hiçbir gıda da sevginin yerini tutamaz. Bu gün çocuğun bedensel gelişimi için anne sütü ne kadar önemli ise, ruhi gelişimi için “Annenin bebeğine gülmesi, onu okşaması, onu sırtında taşıması ve hatta annenin kokusu dahi vs.” o kadar önemlidir. Günümüz modern dünyanın çocukları anne ilgi ve sevgisinden mahrum kaldıkları içindir ki “ana kuzusu” yerine “kreş kuzusu” olup çıkmıştır.

Anne-babanın işe; çocuğun kreşe yollanıp, içi boşaltılan ve akşam olunca her birinin kendi odasına çekilip iki kişilik pansiyon haline getirilen evlerden sevgi yüklü çocukların yetişmesini beklemek hayalden başka bir şey olmaz sanırım. Bu gün Anne babanın çocuğuna alacağı en pahalı hediyeler, oyuncaklar, onun önüne koyacağı en değerli yiyecekler, yemekler, ona giydireceği en markalı giysiler, onu götüreceği en ilginç ve heyecan verici geziler; anne babanın çocuğuna ayıracağı zamanın yerini tutamaz. Emerson şöyle der: “Hediyeler armağan değildir, verilmemiş armağanlar için birer kaçamaktır. Gerçek armağan, karşınızdakine kendinizden bir parça verebilmektir.”

            Gallup araştırma şirketi tarafından 2010 yılında 53 ülkede “umut ve umutsuzluk” üzerine yapılan araştırmanın sonucuna göre: Yeryüzünün en mutsuz insanları Fransa’da, en mutlu insanları da Nijerya’da yaşıyor. Yeryüzünün en mutlu insanlarının, Ekonomik olarak Fransa ile boy ölçüşemeyen Nijerya’da yaşıyor olmasının arkasında yatan gerçek şudur: “Nijarya’da yaşayan her çocuğun üç yaşına kadar anne sırtında taşınması ve beş yaşına kadar da anne elini hiç bırakmadan büyüyor olmasıdır.” Aslında sadece bu araştırma sonucu bile benim bu konuda ne demek istediğimi açıklar niteliktedir.

Sevgiye hasret büyüyen ufacık yüreğin sahibi olan, anne babasından sadece sıcak bir kucak, içten bir gülümseme, ilgi ve sevgi bekleyen çocukların halini şu hikaye ne kadar güzel izah eder:

Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu.

Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız, bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip: 

‘Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde’ diye çıkıştı. ‘Ama eğer beğendiysen, baban onu da aldırır.’ Küçük kız yumuşak bir sesle:

‘Bisiklete değil kıza bakmıştım’

Babası, o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da... Annesi, küçük kızı hiç duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:

‘Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor. Halbuki baban, işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni Mercedes’iyle getiriyor.’ dedi.

Kızın gözü yine bisikletteydi. Kadın, alaycı bir ifadeyle:

‘İstersen baban da seni bisikletle getirsin. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?’

Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken: 

‘Çok isterdim’ diye cevap verdi. ‘Belki de böylelikle, babama sarılırdım…

Bu RSS beslemesine abone ol

5°C

Karamanlı

Mostly Cloudy

Humidity: 35%

Wind: 17.70 km/h

  • 21 Nov 2017 6°C -5°C
  • 22 Nov 2017 8°C -5°C
Saniye sonra Kapanacaktır