Uyarı
  • JUser: :_load: Unable to load user with ID: 982

İNSAN ALLAH’A BORÇLUDUR

Bir şey üzerinde en çok hak, o şeye en çok emek verenindir. Dahası o şeyin sahibi olanındır. Daha da ötesi o şeyi yaratanındır. Görünen ve görünmeyen alem’de, varlık sahnesine çıkan her şeyin sahibi Allah’tır. Çünkü her şey onundur: Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'a aittir” (Al-i İmran;3/109) Yani var olan her şey, var oluşunu ve varlığını hala sürdürüyor olmasını Allah’a borçludur.

 

İnsan, varlığın dışında değildir ki Allah’a borçlu olmasın. İnsan, yaratılmışlar aleminde kendisine değer verilmiş, bir defa değil “kat kat” ikram edilmiş bir varlıktır: “ Ama doğrusu biz Ademoğluna (insana) kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık.” (İsra:17/70)

 

İnsanın üzerinde Rabbi’nin emeği o denli büyüktür ki bu ne rakamlara sığar, ne de bunu anlatmaya dilin gücü yeter. Bu anlamda insan Rabbine karşı borçlu doğar, borçlu yaşar ve borçlu ölür.

 

 

 İnsan Rabbine karşı borçlu doğar

 

 

Doğuştan sahip olduğu, solunum sistemi, kan dolaşım sistemi, sinir sistemi, sindirim sistemi ve bu sistemlerin kendi iç bütünlüğünde bozulmadan işleyişi için; yine eli ayağı, gözü kulağı, dili dudağı için; görme, işitme, duyma, tatma, dokunma duyuları için, aklı, iradesi, vicdanı ve sahip olduğu daha bir çok şey için, Allah’a hiçbir bir bedel ödemiş değildir. Yani bunlara bir bedel ödeyerek sahip olmamıştır.

 

İnsanın Rabbine karşı doğuştan borçlu olduğu şeyler, sadece fiziki varlığına bağlı şeyler değildir elbette. Bunlardan çok daha önemlisi, bu fiziki varlığına hayatiyet veren ruhu, bu varlığı anlamlı ve amaçlı kılan aklı, tüm manevi değerlerini de bedelsiz olarak ta başından sahip olmuştur insan. İşte, gözlerini dünyaya Rabbine borçlanmış olarak açar insan.

 

 

İnsan Rabbine karşı borçlu yaşar

 

 

Eğer bugün aynaya bakıp, bedenimize bir fiyat biçmeye kalksaydık ne verirdik?

Mesela gözümüzün fiyatı ne çıkardı? Satsaydık kaça satardık? Ya kalbimizin, aklımızın, bir anlık tat alışımızın, bir nefesimizin, bir saniyelik bakışımızın, mutluluğumuzun, ruhumuzun, düşünebiliyor olmamızın fiyatı ne olurdu? Hiç düşündük mü? Bir gözümüzü vermeye hangi fiyata razı olurduk acaba? Ya da razı olurmuyduk? Hadi olduk diyelim. Peki, bir ömrü elsiz, ayaksız, gözsüz, kulaksız nasıl geçirirdik? Buna katlanabilir miydik? Yoo! Buna katlanamazdık. Daha doğrusu bırakın katlanmayı, hiçbirine fiyat bile biçemezdik.

 

Bugün sadece küçücük bir organ naklinin devlete maliyeti 500 Bin TL’lerle ifade edilirken, ya ruhumuzun nakli… Bu mümkün mü?  Dolayısıyla insanın Rabbine karşı ne kadar borçlu olduğunu öğrenmesi için uzağa gitmesine hacet yok, bunu düşünse yeter.

 

Sağlıklı bir insan  günde ortalama 23 Bin defa nefes alır ve 23 Bin defa da nefes verir. Ya Rabbimiz “ Hadi kulum! Şu verdiğim her nefesine şu fiyatı biçiyorum” deseydi eğer, acaba hangi nefesimizin borcunu ödeyebilirdik? Veya bırakın ücretlendirmeyi “her nefesin için bir teşekkür bekliyorum!” deseydi, o zaman biz her bir günde en az 46 Bin defa dilimizle bunu ifade etmek zorunda kalırdık. Peki, bunu başarabilirmiydik? Tabiî ki başaramazdık. Çünkü dilimizin gücü buna yetmez yolda kalırdık. Aldığımız ve verdiğimiz her nefesle biz, Allah’ borçlanmaya devam ediyoruz.

 

 

Bir de şu rakamlara bakar mısınız

 

 

Yeryüzüne düşen yağmuru düşünün. Suyun gökten düşmesi, tekrar gökyüzüne çıkarılmasıyla alakalı bir konudur. Yani Rabbimiz suya buhar olma yasası koymasaydı, su gökyüzüne taşınamaz dolayısıyla yeryüzüne düşmeyeceği için de yeryüzü susuzluktan kavrulur tamamı çöle dönüşürdü.

 

Bu gün yeryüzünde 1 dakika da 60 milyon ton su, su baharına dönüşerek, tekrar yağmur suretinde yere düşmek için göğe taşınır.1 saatte 3,6 ton, 24 saatte 86,4 milyar ton, 365 günde ise 31,5 trilyon tona tekabül eder. Yani insan, sadece suyun buhar olma yasası üzerinden tekrar tekrar borçlanmaktadır Rabbine.

 

Eğer Rabbimiz suya yasa koymasaydı (katı-sıvı-gaz hali) insanoğlu yerdeki suyu göğe nasıl ve hangi imkanı ya da hangi düzenekle çıkaracaktı? Çıkarsaydı bunun insana maliyeti ne kadar olurdu? Gökyüzünde buharın hareketine nasıl yön verecek, estirecek rüzgarı nerden bulacak, yağmuru nasıl aşılayacaktı? Diyelim bunu başardı, ere düşen suyun dengesini nasıl ayarlayacaktı?

Bize göre sadece yerdeki suyu göğe çıkarması karşılığında insanın Rabbine borcu ne olurdu? Küçük bir hesap yapalım:

 

Tonunu sadece 1 dolar üzerinden hesaplarsak, yıllık 31,5 trilyon ton suyun buhar suretinde göğe çıkarma maliyeti toplam 32 trilyon dolar olurdu. Hadi insanlık olarak bunu Rabbimize ödeyelim dedik:

2012 yılında yeryüzünün tüm gelirinin topu topu 55 trilyon dolar olduğu düşünüldüğünde, insanlık bu 32 trilyon dolar olan sadece suyun buhar olup göğe taşınmasından kaynaklanan, Rabbine olan borcunu ödeyebilmesi için, yıllık tüm yeryüzü gelirini başka hiçbir yere harcamadan 212 günlük (7 aylık) gelirini vermek zorunda kalırdı.

 

Yine “Antartika’daki toplam buz miktarı, Atlas okyanusundaki suyun miktarına eşittir.” Yani Allah Atlas okyanusundaki miktar kadar suyu, buz suretinde depolamıştır. Niçin? İnsanlığı, buzullardan gelen akarsularla beslemek için. Ve bunu zamana yayarak insanı susuz bırakmamak için. Sera etkisiyle gereken sıcaklığı sağlayıp, yaşamı sağlamak için. Alın işte size insanın Rabbine ödemesi mümkün olmayan bir borcu daha…

Biz zannederiz ki cennet amellin bir bedeli. Halbuki hiç de öyle değil. Eğer Allah insana sadece amellerinin, tüm ibadetlerinin birebir karşılığını vermiş olsaydı buna “evet” diyebilirdik. Beş yıl ibadet yaptınız, beş yıllık cennetiniz olurdu. O zaman sonsuz cenneti hak edemezdi insan.

 

Gelin, İngiliz bilim adamlarının yapmış olduğu şu araştırma üzerinden meseleyi anlamaya çalışalım:

 

Yetmiş beş yıl ömür sürmüş birini düşünelim. Bu kişi tüm ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirmiş biri olsun. Yani, namazları, oruçları, haccı, zekatı vs. eksiksiz tam olmuş olsun. Peki bu kişinin tüm ibadetleri 75 yıllık ömründe ne kadar yer tutar?

 

 Gelin birlikte hesaplayalım;

 

Bu kişinin ömrü günlük ortalama 6 saat uyku ile 18,9 yılı uykuda geçer. 10 yılı çocuklukta geçer. (ki sorumlu değildir) Günlük ortalama 2 saatten 6,3 yılı bakım, temizlik vs. de geçer. Üç öğün üzerinden ortalama 2 saatten 6,3 yılı yemek yerken geçer. Günlük 2 saat üzerinden 6,3 yılı trafikte geçer. Hafta sonu izinleri hariç günlük 8 saat mesaiyle (227 gün) 15 yılı çalışarak geçer. Yine günlük 2 saatle, toplam 6,3 yılı iletişim, haberleşme ile geçer. Bunları alt alta koyup topladığınızda 71 yıl 3 ay gibi bir rakama ulaşırsınız. İbadetlerin tamamı için kalan süre sadece 3 yıl 9 aydır. Bu demektir ki, 75 yıl yaşayan bir mü’minin ibadet hayatı 75 yıllık ömür içerisinde 4 yılı bile bulmaz. O zaman cennet amellerimizin bedeli değil de, sadece Rabbimizin insana bir ödülüdür. Allah sınırsız cömerttir.

 

Bu yüzden Rabbimiz her verdiğinin bedelini (borcunu) bize ödetmek istememiştir.

İnsandan sadece “itiraf” beklemektedir. Sahip olduklarının tamamının hangi elden geldiğini bilmesini istemektedir. Var oluşunu Allah’a borçlu olan insanın “borcunu ikrar etmesi, iman; borcunu inkar etmesi, küfürdür.”  Allah’ın insana borçlu olduğunu hatırlatması, insanın Allah’a borcunu ödeyip kurtulması için değildir. Zira bu mümkün değildir. İnsan hiçbir zaman Allah’a borcunu tam ödeyemeyecektir. Çünkü İnsanın Allah’a borcunu ödeyebilmesi için, tekrar borçlanacak bir kapı bulması gerekir. Oysaki insan Allah’a her an muhtaçtır. Borcunu ödemek için borç isteyeceği yegane kapı, yine Allah’ın kapısıdır.

 

Allah İnsandan borcu ödemesini değil, borcu itiraf etmesini beklemektedir. İşte dinin (İslâm) asıl amacı da budur. Yani, insanın Allah’a her an borçlu olduğunun bilincine erdirmektir. Kendi kendine yetemediğini Allah’sız yapamayacağını, bunun“anlamsızlık” demeye geldiğini öğretmektir.

Bunu “Din” kelimesinin kök manasına bakarak daha iyi anlayabiliriz.

Din” kelimesi Arapçada “deyn” kökünden türemiştir ve deyn “borç” demektir. Gök suyunu topraktan borç alıp, aldığı borcu yağmur olarak ona geri ödediği içinde bu kelime kullanılmıştır. Alacak-verecek hesabı görüldüğü için hesap gününe “yevmud-din” denmiştir. “Din”de “borçluluk bilinci”dir. Dindarlık, kulun Allah’a borcunu hiç ödeyemeyeceği borçluluk bilincidir. Borçluluk bilinciyle yaşanan bir hayat tarzıdır. Yani sorumluluk bilincinin üstün tutulduğu bir hayat anlayışı, bir hayat tasavvuru din demektir. Din yani İslam, yaratanına borçlu olan insanla, borçlu olduğu kapı ile arasındaki ilişkiyi düzenleyen hayati bir müessesedir.

 

 

SÖZ SONU: İNSAN RABBİ’NE KARŞI BORÇLU ÖLÜR…

İNSAN ALLAH’IN EMEĞİDİR

İnsanın ömür yaşına, bedenine, kilosuna bakıp da “ne kadar aciz ve sıradan bir varlık” diyenler, insana Allah’ın gösterdiği yerden bakamayanlardır. Dahası insanın bu koskoca evrende var oluş nedeni üzerinde hiç düşünmemiş, bir fikir dahi ileri sürmeye tenezzül etmemiş olanlardır.

 

Peki, gerçekten insan “sıradan ve önemsiz” bir varlık mıdır? Tabi ki koskoca bir “HAYIR”

İnsanın önemi ve değeri ömür yaşıyla, kilosuyla, kuvvetiyle vs. değerlenebilecek bir varlık değildir. Böyle bir değerleme doğruyu ıskalama ile sonuçlanacaktır. Bir kere insan üzerinde Allah’ın emeği,  Allah’ın insana olan yatırımı,  Allah’ın yeryüzünde insan için biçtiği rol ve tevdi ettiği görevin doğru anlaşılması, bize insanın “ne kadar önemli” bir varlık olduğunu gösterecektir.

 

O zaman, aklımız şu sorulara cevaplar bulmamız için bizi zorluyor:

 

Allah’ın insan üzerindeki emeği sadece “insanı yaratmış olmasıyla” mı sınırlıdır?

 

Eğer öyle ise Allah İnsana hala neden vermeye devam etmektedir? O zaman “insan üzerinde Alah’ın emeğinin büyüklüğü” ne kadardır?

 

Allah’ın insana olan yatırımı nedir?

 

Yaratılmış olan hiçbir şey başıboş bırakılmamışken, başıboş bırakılan sadece insan mıdır?

Evrenin, galaksilerin, güneş sistemlerinin, yıldızların ve gezegenlerin,  yaratılışında verilen büyük emeğin insanın yeryüzünde var oluşuyla doğrudan bir bağlantısı var mıdır?

 

Tabiî ki Rabbimizin insan üzerindeki emeği sadece “onu yaratmasıyla” sınırlı değildir. Evet insanı yaratması Rabbimizin bir emeğidir. Fakat bundan daha büyük bir emek vardır ki o da insan var olmadan yeryüzü misafirhanesinin ve içindekilerin insan için hazırlanmış olmasıdır. Bakın verilen o muazzam emek için Rabbimiz ne diyor?

 

Göklerin ve yerin yaratılması; elbette insan cinsinin yaratılmasından daha büyük (kapsamlı) bir hadisedir. Lakin insanların çoğu bunu (n anlamını) dahi bilmez.” (Mü’min:40/57)

 

Bitmedi, Allah bu kadar kapsamlı bir emeği kimin için verdiğini de açıkça ifade ediyor:

 

Yine O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir bağış olarak) emrinize âmâde kılmıştır.” (Casiye.45/13)

 

ABD'li Nobel ödüllü ateist fizikçi Steven Weinberg’in şu itirafı “ İnsan yaşamı, ilk üç dakikaya kadar geri giden bir rastlantılar zincirinin az çok saçma bir sonucu olamaz; ancak şöyle ya da böyle DAHA BAŞLANGIÇTAN (evrenin ilk yaratılma süreci ) İŞİN İÇİNE KONULMUŞUZ.(ilk üç dakika s. 166) aslında yukarıdaki ayetleri doğrular.

 

Yine fizikçilerin ortaya attığı Entropi yasası yukarıdaki ayetleri destekler: “ Evrenin başlangıcından bu yana bütün hadiseler insanı netice verecek şekilde planlanmıştır.” 

 

ABD.’li teorik fizikçi John Archibald Wheeler’in şu tesbiti çok daha anlamlıdır: “İnsansız kainat ne ifade eder ki?”

 

 

Evren ve dünyanın yaratılış süreçlerini sondan başa doğru bakarsak, bir projenin varlığını haber verdiğini görürüz. Ayetlerin bize söylemek istediği ilk şey de bu olsa gerektir: “ insan Allah’ın yeryüzündeki projesidir” ve “ Allah insana çok büyük emek vermiştir.” Her projenin olmazsa olmazı “yatırım” dır. Yani o projenin uygulanabilmesi için ortamın, altyapının hazır hale getirilmesidir. İşte dünya evi tüm ihtiyaçları tamamlanmış olarak, insan için bir gelin evi gibi hazırlanmış, dayanmış, döşenmiş ve süslenmiştir. Olmazsa olmazlardan, olmasa da olurlarına varana dek düşünülmüştür. Sadece zorunlu ve gerekli olanlar değil, estetik tezyinat da eksik bırakılmamıştır. İnsan işte böylesine ihtiyaçları tamamlanmış bir dünya evine buyur edilmiştir. Yani insana verilmiş çok büyük bir emek ve insan için yapılmış çok büyük bir yatırım vardır. Evrenimizin ve dünyanın yaratılışındaki emeğin büyüklüğü akıllara durgunluk verecek boyuttadır.

 

Allah’ın insan üzerideki emeğinin (hakkının) ne denli büyük olduğunu gelin şu örnek üzerinden beraberce anlamaya çalışalım:

 

Evrenin ve insanın evi olan dünyanın yaratılma süreci…

 

Malumunuz üzere güneş sistemleri, galaksileri; galaksiler de evreni oluşturur. Güneş dünyaya en yakın yıldızdır. Uzaklığı 150 milyon km. dir. Ve sadece saman yolu galaksimizde en az 200 ila 400 milyar güneş (yıldız) olduğu tahmin ediliyor. Evren, her biri içinde en az 200 ila 400 milyar güneş barındıran ortalama 400 milyar galaksiden oluştuğu kabul ediliyor. “Hadi gidiverelim” diyecek olsaydık, en yakın komşu galaksimizin bize olan 2 milyon ışık yılık yolunu kat etmek zorunda kalacaktık. Yani evren derken çok daha büyük ve muazzam bir yapıdan bahsediyoruz.

 

Evrende her şey “Ol!” (kün) emri ile başlıyor. “ O bir şeyin olmasını irade ettiğinde ona “ol!” der, o da oluş sürecine giriverir.(Yasin:36/82) İlk patlama 13.8 milyar yıl önce gerçekleşiyor. Rabbimizin “ İnkarda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık…(Enbiya:21/ 30) dediği şey gerçekleşiyor. İlk patlama ile dünyanın yaratılışı arasında geçen süre tahmini 9.2 milyar yıldır. Bu akla durgunluk verecek kadar geçen uzun bir süredir. Bu sürede yaratılış aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Bu noktada sözü yaratışın sahibine bırakalım:

 

 “Kuşkusuz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı aşamada (günde) yaratan ve sınırsız güç ve kudret makamına kurulan Allah’tır.(Araf:7/54)

 

Rabbimiz, ayette geçen altı ile aşamalı yaratılış sürecini; gün ile de hem Allah’ın yaratma fiilinin kesintisiz ve sürekli oluşunu, hem de yaratılışı olan aktif ve aktüel müdahalesini kastediyor.

 

“Ol!” emrinin ardından yaratılış süreci ( ki buna insana verilen emek ya da yatırım süreci de diyebiliriz) çok aşamalı olarak devam etti. Evren tek bir atomdan daha küçük noktadan doğdu. Uzayın kendisi kozmik bir yangınla patladı. Evren genişledi ve bu günkü enerji ve maddeyi doğurdu. Evren genişledikçe soğudu. En az 200 milyon yıl karanlık hüküm sürdü. Yerçekimi gaz kütlelerini çekerek ısıttı ve ilk yıldızlar oluştu. Bu yıldızlar galaksileri, galaksilerde büyük galaksileri oluşturdu. Süper nova patlaması sonucu dev yıldızlar öldü ve kara deliğe dönüştü. Patlama sonucu dev yıldızlar bünyelerindeki elementleri evrene fırlattı. İşte bu yıldız tozlarından yeni yıldızlar ve gezegenler oluştu. Kara delikler galaksileri, bu galaksiler de içinde 400 milyarlara kadar varan yıldız sistemi sığdıracak kadar büyüdü. Dev yıldızların evrene fırlattığı elementler yıldız tozlarını oluşturdu. Bu yıldız tozlarından yeni yıldızlar ve gezegenler oluştu. Güneşimiz ve dünya işte bu yıldız veya yıldız sistemi artıklarından doğdu. Galaksimiz “Ol!” emrinden 2.8 milyar yıl sonra, yani günümüzden 11 milyar yıl önce oluştu. Güneşin bu günkü ısı ve parlaklığa ulaşabilmesi için tam altı milyar yıl geçti.

 

Dünyamız için öyle bir yer seçildi ki, bu yer samanyolu galaksisinde yaşama elverişli en uygun yerdi. Bu günkü yaşı 4.6 milyar yıl olan dünyamız ilk oluştuğunda 1200 derece sıcaklığa sahip bir ateş topundan ibaretti. İlk 1 milyar yıl çok hırpalandı. Ve yavaş yavaş soğumaya başladı. Göktaşları evimizi 20 milyon yıldan fazla bombaladı. 200 milyon yıl sonra su tüm dünyayı kapladı. Volkanik patlamalar sonucu oluşan ve ardından soğuyan lavlar dünyanın ilk adalarını, bu adalar ileride birleşerek kıtaları oluşturdu. Uzun aşamaların ardından atmosfer zehirli gazlarından ancak 2 milyar yılda kurtulabildi. Yeryüzünde hayat ilk patlamadan 10.1 milyar yıl sonra ortaya çıkmaya başladı. Bebek dünya ve üzerindeki değişim her gün devam etti. Hatta dünya iklim dengesini “Ol!” emrinde yaklaşık 13 milyar 200 milyon yıl sonra bulabilmiştir. Önce okyanuslarda tek hücreliler ve bakteriler, ardından bitkiler, sonra karada yosunlu yumrular, daha sonra deniz, kara ve hava canlıları vs… bebek dünyanın gelişi dünya misafirhanesinin insan misafiri için hazırlanışı ortalama 4 milyar 599 milyon yıl sürüyor. Bu tek kelimeyle muhteşem!

 

Evrenin yaşını 24 saat kabul edersek, insan bu hayata 23 saat 59 dakika 59 saniye sonra dahil olmuştur.

 

Rabbimizin insan projesi gerçekleşsin için verdiği 13 milyar 799 milyon yıllık muhteşem bir emek var. Bunu kim inkar edebilir ki…

Emeğe saygı Allah’a saygıdır.İnsana düşen, kendisi üzerinde sınırsız emeği olan, daha doğrusu hakkı olan Rabbine karşı nankör olmamasıdır.

 

SÖZ SONU: EY İNSAN! ÖYLE BİR HAYAT YAŞA Kİ ALLAH’IN EMEĞİNE DEĞSİN…

İNSAN ALLAH’A MUHTAÇTIR

İnsanın tarihi, Allah insanla konuşunca başladı. Varlık ağacının en soylu meyvesi insandır. İnsan, Allah’ın şâheseri, yaratılmışlar evreninin gözbebeğidir. Allah’ın sınırsız sevgisinin en gözde meyvesidir. Yeryüzü misafirhanesinde Allah’ın en özel misafiridir. İnsan, mini evren, evren ise koca insandır. Kâinat Allah’ın sözsüz, yazısız ve cansız âyetleri, Kur’an sözlü ve yazılı ‘ayeti, İnsan ise evrenin iradeli olan, tek canlı ayetidir. İnsan, yeryüzünde Allah’ın tuttuğu, Allah’ın muradı ve umudu olan tek varlıktır. İnsan ve insan soyu var oldukça, Allah insandan umudunu kesmeyecektir. İnsandan umudu kesmek Allah’tan umudu kesmek demektir. Çünkü Allah insandan umudunu kesmemiştir.

 

Allah insanı yaratmış, yaratmakla kalmamış sınırsız nimetlerle donatmış, tüketim mekanı cennetten, üretim mekanı dünyaya hicret ettirerek, onu yeryüzünün halifesi kılmıştır. Mahlûkâtın merkezinde Allah, varlığın merkezinde de insan vardır. Allah, evren ve yeryüzü varlıklarını insana boyun eğdirmiştir. Tahmini yaşı 4.6 milyar yıl olan dünya, “insana her mevsimi yaşatabilmek” için 365 gün güneşin etrafında tavaf etmek ve 23 derece başını eğmek zorundadır. Dünyadan 1.3 milyon kere daha büyük olan güneş bile “insan soyu rahat etsin, hayat bulsun, mutlu olsun için” yörüngesinde hareket eder, ısı ve ışığını cömertçe harcar, insan için doğar ve insan için batar. Ortalama ömrü 45-55 gün olan Bal arısı, “insanın önüne bir lokma bal koyabilmek” için günde 3000 tane çiçeğe kanat çırparak, dolaşmak zorundadır.

 

Evrendeki bütün varlıkların üzerinde adeta “ insan hizmetine mahsustur” yazısı ilâhî olarak gizlenmiştir. Çünkü her şey insanın hizmetine verilmiştir. Bu bakımdan insanın konumu bir taşın, bir bitkinin konumu gibi değildir.

 

İnsan doğuştan, Allah’a karşı “hem sorumlu, hem de sınırsız borçlu” olarak doğan tek varlıktır. Rabbine karşı borçlu olarak doğar, borçlu yaşar ve borçlu ölür. Var oluşunu Allah’a borçlu olan insanın “borcunu ikrar etmesi, iman; borcunu inkar etmesi, küfürdür.”  Allah’ın insana borçlu olduğunu hatırlatması, insanın Allah’a borcunu ödeyip kurtulması için değildir. Zira bu mümkün değildir. İnsan hiçbir zaman Allah’a borcunu tam ödeyemeyecektir. Çünkü İnsanın Allah’a borcunu ödeyebilmesi için, tekrar borçlanacak bir kapı bulması gerekir. Oysaki insan Allah’a her an muhtaçtır. Borcunu ödemek için borç isteyeceği yegane kapı, yine Allah’ın kapısıdır. “Cennet amellerin bedeli değil, Allah’ın insana bir ödülüdür.” Allah İnsandan borcu ödemesini değil, borcu itiraf etmesini beklemektedir. İşte dinin (İslâm) amacı da budur.

 

Yani, insanın Allah’a her an muhtaç olduğunun bilincine erdirmektir. Kendi kendine yetemediğini, Allah’sız yapamayacağını, bunun “anlamsızlık” demeye geldiğini öğretmektir. İnsanın, “kendini yaratan (Rahman:55/3), kat kat ikrâm eden (İsra:17/70), kendini ifade etmeyi öğreten (Rahman:55/4), sadece O’na muhtaç olduğu (Fatır:35/15), içinin ne fısıldadığını ancak onun bildiği (Kâf:50/16), kendine şahdamarından daha yakın olan (Kâf:50/16), Rabbine dönmekten, borcunu ve kendi kendine yetemediğini itiraf etmekten başka çaresi, eşiğine alnını koyacak başka bir kapısı olmayan muhtaç bir varlıktır. İtiraf edemeyen, kendini kaybeden insana, Rabbimizin şu sorusunu hatırlatırız: “Ey İnsanoğlu! Bu kadar ulu ve cömert olan Rabbine karşı bu gururun ne?”( İnfitar:82/6)

 

 

Onun için ALLAH’A MUHTAÇSIN EY İNSAN!...

İÇİMİZDEKİ CANAVAR: HASET - BÖLÜM 3

Değerli Dostlar!

Geçen haftadan kalan yazımızın 3. ve son bölümünü paylaşarak bu illetten ve bu illete sahip olanların şerrinden Rabbimize sığınıyoruz… 

Ğıbta: Onda var bende de olsun.

Hasedin temeli çekememezlik, ğıptanın temeli ise özentidir. Hasette çekememezlik, hazımsızlık ve kıskançlık vardır; gıptada ise, sadece bir imrenme söz konusudur.

Abdullah İbn-i Mes'ûd (r.a.) Efendimiz’den şunu nakleder:

"Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir:

Biri, Allah'ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse. Diğeri, Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse." (Buhari, İlim 15)

Hz. Ömer’in (ra) kendi dilinden aktardığı şu hadise bize ğıbtayı öğretir:

“Bir keresinde Efendimiz bizden bir şeyler vermemizi istemişti. O günlerde de hâlim-vaktim yerindeydi ve verecek bir şeylerim vardı. “İşte!” dedim kendi kendime, “Ebu Bekir’i geçersem bugün geçerim, bir daha mümkün olmaz.” Bunları düşünerek neşe ile vardım eve ve ne varsa yarısını aldım geldim. Getirdiklerimi Efendimiz’in önüne koyunca ”ev halkına ne bıraktın?” diye sordu. Ben de “Bir şeyler bıraktım” dedim. “Ne bıraktın?” diye tekrarladı sorusunu. “Bu getirdiğim kadarını” diye cevap verdim. Yine Ebu Bekir’i geçememiştim, çünkü O, sahip olduğu her şeyi getirmişti. Efendimiz’in “Ev halkına ne bıraktın?” sorusuna da “Allah ve Rasulünü” cevabını vermişti. Bunu görünce “Onu asla geçemeyeceğimi anladım.”

Sehavet: Bende var onda da olsun.

İnsan Rabbi’nin kendisi için ne istemesini arzu ediyorsa, Allah’ın kulları için de onu istemesi gerekir.

Sehavet sahibi için bakın Allah Rasulü ne diyor? :


"Sehâvet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise AIlahtan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil sehâvet sahibini AIIah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."(Tirmizî, Birr 40, 1962)

İsâr: Benim değil onun olsun. Hatta Benimki onun olsun

Hz. Ebu Bekir, Allah Rasulü’nü (sav) çok sevenlerin en başında idi. Efendimiz’i (sav)   en yakından tanıyanlardan biriydi. Aralarındaki dostluk Ebu Bekir’e şunu dedirtti “Benim değil onun olsun, benimki onun olsun” Hadise şöyle gerçekleşti:

“ Yaşı sekseni geçmiş, iki gözü de görmeyen ve Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmayan Ebu Bekir’in babası Ebu Kühafe, fethin ardından oğlunun yardımıyla Allah Rasulünün huzuruna gelir ve artık Müslüman olmak istediğini söyler. Ebu Kühafe ellerini Efendimizin elleri üzerine koyar ve şahadet getirmeye başlar. İşte o anda Hz. Ebu Bekir kendini tutamaz ve ağlamaya başlar. Hz. Ebu Bekir’in bu tavrına anlam veremeyen Efendimizin (sav): “Ya Eba Bekir! Baban islama girdiği için sevinmen gerekirken sen ağlıyor musun?”sorusuna Hz. Ebu Bekir: ” Nasıl ağlamayayım ya Rasûlallah! Müslüman olmak için uzanan şu el, babamın değil de keşke senin amcan Ebu Talib’in eli olsaydı. Sende bundan memnun kalsaydın. Bende senin o mutluluğunu görseydim ve mutlu olsaydım…”  Yani keşke benim değil senin olsaydı ya da benimki senin olsaydı” demek istiyordu.

 

Ensar (Medineli Müslümanlar) kendi hurmalıklarından sezon sonu topladıkları hurmaları ikiye ayırırdı. Bir tarafa çok diğer tarafa az hurma yığardı. Az olan tarafın üzerini hurma dallarıyla kapatarak onu çok göstermeye çalışır ve Muhacirlere (Mekke Müslümanlar) derlerdi ki:

“ Hangisini tercih ederseniz alın ve götürün!”

Muhacirlerde çok görünen yığın Ensar kardeşlerimizin olsun diye, az görünen hurma yığınını alırlar ve hurmanın çoğu Muhacirlerin olurdu. Ensar bu yolla az olan kısmın kendilerine kalmasını sağlamış olurdu. (Heysemi,X, 40 )

 

İbn-i Ömer der ki: “ Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe kardeşinden daha müstehak olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüşü Müslüman kardeşimizden daha çok seviyoruz.”  (Heysemi,X, 40 )

Kerem ve Cûd: Bende yok ama onda olsun.

Fakr: Onda yok bende de olmasın.

En yükseği en kalitelisi budur. Bunu söyleyebilen insanlar yeryüzünde sayıları çok azdır. Bunların başında peygamberler gelir. Allah Rasulü fakir değil ama “Fakr” sahibi idi. Fak, dünyalara sahip olsan da, dünyaların sana sahip olmasına izin vermemendir. Bunu yakalayan insanlar varsa bile yokmuş gibi davranırlar. “Rabbim bana verirsen onda yok o acı çeker, öyleyse bana da verme, benim de olmasın!” demeyi adet edinirler.

NELER HASETE GİRER?

1-Haset ettiğimiz, zengin ise onun fakirleşmesini istiyorsak.

2-Fakir ise “hiç zenginleşmesin” diyorsak

3-Her ikisini istemekle birlikte, nimetin sadece kendimize verilmesini istiyorsak.

4-Sırf elindekilerden dolayı kin güdüyorsak.

5-Serveti, makamı, başarısı, becerisi, ahlakı, sesi, hitabeti, itibarı, hizmeti, sağlığı, güzelliği, saygınlığı, gücü ve bunun gibi faziletlerinin Yok olmasını istiyorsak

 

HASETTEN NASIL KURTULALIM VE KORUNALIM?

Haset malum insanın içini dumura uğratan bir zehirdir. Bu zehrin panzehiri “haset ettiğimize yüreğimizin en derininden dua etmek” tir.

 

HASETÇİDEN NASIL KORUNALIM?

1.      Şerrinden Allah’a sığınarak.
2.      Sabrederek ve Allah’a yönelerek
3.      Hasetçiye iyilik ve ikramda bulunarak.  Bunu yapmak biliyorum hepimize zor gelecek. Fakat bunun yolu bu. Çünkü bu Rabbimizin bize bir öğüdü. Zira insanı en iyi tanıyan o:

“ (onlar) kötülüğü iyilikle savarlar.” (Kasaa:28/54)

 

Peki kötülüğü iyilikle savarsak ne olur? : Rabbimizin şu dediği olur:

“ İyilikle kötülük bir olmaz. (o halde) sen kötülüğü en güzel şekilde önle

Bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost kesiliverir.” (Fussilet:41/34)

Kötülüğe karşı kötülük ile kötülüğe karşı iyilik bir olmaz. Kötülüğe karşı

Kötülük her kişinin işiyken, kötülüğe karşı iyilik er kişinin işidir.

 

SÖZ SONU:

Değerli Dostlar!

Haset konusunda sözün bitmeyeceği aşikar. Ben bu yazımı, hasedinden dolayı canavarlaşan, fırsat kollayan, döken, kıran, yıkan, acımayan içimizdeki haset canavarlarına şöyle  seslenerek bitirmek istiyorum:

 

Ey başkalarının üzüntüsüyle rahatlayanlar!

Ey bana yar olmayan sana da olmasın diyenler!

Ey haset edip de mazlum rolü oynayan zalimler!

Ey aklı ve vicdanı hasedine esir edenler!

 

Ey yüreğindeki haset ateşine her gün benzin döküp onu büyütenler!

O ateş sizin yapacağınız iyilikleri küle çeviriyor, iyiliklerinizi yakamayın!

 

Ey kalbinde hasetle imanı beraber taşıyacağını iddia eden bilgi yetimleri!

Hasedin girdiği yerde iman, imanın girdiği yerde haset durmuyor.

 

Ey haset taşını beline bağlayıp da yüzmeye ve uçmaya çalışan gafiller!

Sizi aşağı çeken o taşla ne yüzebilir ne de uçabilirsiniz…

 

Ey Allah’ın kime, neyi, ne kadar vereceğine itiraz edenler.

Allah’ın taksimatına olan imanınızı zedelemeyin!

 

 

VESSELÂM…

Bu RSS beslemesine abone ol

5°C

Karamanlı

Mostly Cloudy

Humidity: 35%

Wind: 17.70 km/h

  • 21 Nov 2017 6°C -5°C
  • 22 Nov 2017 8°C -5°C
Saniye sonra Kapanacaktır